Ferhat Ünlü: ‘Türkiye’nin bir Putin’e ihtiyacı yok’

Ferhat Ünlü: ‘Türkiye’nin bir Putin’e ihtiyacı yok’ / Ünlü: 'Fidan’ın, gelecekte -Putin örneğinde olduğu gibi- Türkiye’nin gizli servis kökenli ilk lideri olacağı yönündeki iddiaları tartışmak için erken.' / ferhat ünlü, istihbarat, sabah gazetesş, avcı, cemaat, gazeteci, istihbarat, mit, cemaat karşıtı, dershane, ömer adıyaman, ferhat ünlü

Ünlü: 'Fidan’ın, gelecekte -Putin örneğinde olduğu gibi- Türkiye’nin gizli servis kökenli ilk lideri olacağı yönündeki iddiaları tartışmak için erken.'

SABAH Gazetesi Özel İstihbarat Editörü ve SABAH Pazar yazarı Ferhat Ünlü, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan’ın, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin örneğinde olduğu gibi Türkiye’nin gizli servis kökenli ilk siyasi lideri olacağı yönündeki iddiaları tartışmak için çok erken olduğunu söyledi.

Ünlü, “Elbette geleceği kimse bilemez. Ama Fidan’ı daha şimdiden post-Erdoğan sürecinde bir siyasi aktör gibi konumlandırmak yanlış. Fidan, Kürt sorununu çözerse zaten tarihe adını yazdırmış olacak” dedi.

Ünlü, devlet içinde çekişme ve AK Parti ile cemaat arasında çatışma olduğu yönündeki iddialar, Hakan Fidan’ın yürüttüğü çözüm süreci ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin Diyarbakır ziyareti gibi pek çok konuda SON.TV’nin sorularını yanıtladı. Cemaate yakın bürokratik kadro için ‘paralel devlet’ sözünü ilk kez kullanan gazeteci olan Ünlü, ‘paralel devlet’ kavramıyla tam olarak kimleri kast ettiğine de açıklık getirdi. İşte Ünlü’nün, SON.TV’ye yaptığı açıklamalar:

- İstihbarat konularına girmeden önce gündemdeki konulardan başlamak istiyorum. Barzani’nin Türkiye ziyaretini bölgesel dengeler açısından nasıl okumalıyız?

Bölgesel ittifakların, bir süredir Türk devletince masaya yatırıldığını görüyoruz. Bugüne kadar sorun şuydu: Batılı güçler, Türkiye başta olmak üzere bölgesel güçlerin (Türkiye ve İran) ön plana çıkmasına izin vermiyordu. Barzani açılımı (Açılım diyelim) çözüm sürecinin bir şekilde durgunlaştığının düşünüldüğü bir evrede bölgesel dengeler açısından büyük önem taşıyor. Türk-Kürt ittifakının altının çizilmesi, pekişmesi anlamına geliyor. Türkiye’nin bu ziyaretle söylemek istediğini Batı da diplomatik açıdan okuyor. Türkiye’nin söylemek istediği şudur: “Ben kendi iç meselem olan Kürt meselesini çözme yoluna girdim. Bununla da kalmıyorum. Kürtlerle ittifak yapıp bölgeye de açılıyorum. Ekonomik, sosyal ve tarihsel anlamda zaten var olan açılımı siyasi açılımla da destekliyorum. Irak, Suriye ve İran’daki Kürt kardeşlerimle kucaklaşmaya hazırım. Bunun için Kürdistan demeyi de göze alıyorum. Kaldı ki, Kürdistan Osmanlı’da bir eyaletin ismidir, Birinci Cumhuriyet’te de konuşulmuştur. Hatta ulus devletin en güçlü olduğu zamanlarda bile bir coğrafyanın adı olarak kullanılmıştır.
Erdoğan da, ‘Kürdistan’ kelimesini telaffuz ederek, “Benim bu konuda aşamayacağım bir kompleks yok. Kürt sorunu artık benim yumuşak karnım değil,” demek istedi. Bu çok önemli bir adımdır. Ne var ki Türkiye’nin Kürt sorunu henüz çözülmüş değildir. Kürt sorunu hâlâ Türkiye’nin yumuşak karnıdır.

‘KÜRT SORUNU İÇERİDEN DIŞARIYA ÇÖZÜLMELİ’


Barzani’nin gelişini, Türkiye’nin, Kürt sorununu dışarıdan içeriye doğru çözmeye çalıştığı yönünde yorumlayanlar oldu. Bu doğru bir analiz değil. Türkiye, Kürt sorunu konusunda gerçek muhatabın İmralı olduğunu biliyor. Zaten bu yüzden süreci İmralı’dan başlattı. Kürt sorununun çözüm süreci, AK Parti iktidarında kökleri 2005'e kadar giden bir süreçtir. Milli İstihbarat Teşkilatı, o dönemden itibaren çözümün altyapısını hazırlamaya başladı. Başbakan Erdoğan’ın, kaptanı olduğu siyasi iradenin talimatıyla bu süreç başladı. Ve bu süreç dışarıdan -sözgelimi ABD ve Avrupa’dan veya Irak Kürt Bölgesi’nden Türkiye’ye doğru değil- içeriden dışarıya
-Türkiye’den bölgeye ve dünyaya- doğru açılan bir süreçtir. Eğer mesela Irak Kürt Bölgesi’nden Türkiye’ye doğru olsaydı 2008 yılında Barzani Türkiye’ye meydan okumak yerine bu süreci başlatmış olurdu. Barzani sadece bu sürece eklemlenmek istiyor. Türkiye’nin büyüme sürecine katılmak istiyor. Çünkü Türk-Kürt ittifakının Türkiye’yi ve kendisini büyüteceğinin farkında.

Çözüm sürecinin en büyük avantajı, Oslo’da olduğu gibi hakem devletle değil, kendi içimizde bu sorunu çözüyor olmamızdır. Bizim bu meseleyi çözmek için ABD, İngiltere veya Avrupa ülkelerine ihtiyacımız yok. O anlamda Oslo’nun sabote edilmiş olması, başarısızlığa uğramış olması bizim için bir şanstır. İmralı sürecinin önü bu sayede açıldı çünkü. Bu süreç de uzun soluklu, hassas bir süreç. Hükümet kararlı, İmralı kararlı, Türk ve Kürt kamuoyu kararlı, silahın bir siyasal mücadele aracı olarak devri geçti. Gerisi gelir diye düşünüyorum ve de öyle umuyorum.

Kürtler, bu ülkenin asli unsurlarıdır. Benim baba tarafımda da Kürtlük var. Adana’da Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir mahallede büyüdüm. Kürtler bu ülkede kendi kimlikleri ile siyaset yapabilecek imkânlara son on yıl içinde eriştiler. Bu imkânı değerlendirip değerlendirmemek bundan sonra artık onların becerisine kalmış.

- Süreci Milli İstihbarat Teşkilatı yürütüyor. Başbakan Erdoğan da dün geceki yayında buna vurgu yaptı. Sık sık bazı medya kuruluşlarında MİT’e yönelik eleştirel haberlerin altında yatan gerçeklerden bir tanesi bu diyebilir miyiz? Bu konu hakkında neler söyleyeceksiniz?

Kangrene dönüşmüş çok ciddi bir siyasi problemi çözmekle görevlendirilen ve bunun için çalışan bir gizli servisin lideri doğal olarak rakip gizli servislerin hedefidir. Siyasi çözüm denilen şeyin formülasyonunu üreten MİT çünkü. İçeride ve dışarıda bu kurum aleyhine haberler çıkması bu anlamda normal. MİT her şeyi mükemmel de yapmıyor tabi. Elbette geçmişten günümüze hataları olan, bugün de hata yapmaya devam eden bir kurum MİT. Ama MİT’in daha iyiye gitmeye, istihbaratı gerçek anlamda millileştirmeye çalıştığını görüyoruz. MİT’i eleştirmek gazetecilik açısından anlaşılır bir şeydir. Ama sürekli, sistematik olarak MİT’e saldırmak dış servislerin operasyonlarının maşası olmak anlamına gelir. Mesela Başbakan Erdoğan’ın dün akşamki A Haber-ATV ortak yayınında söylediği gibi ‘dershanelerin kapatılması için PKK’ya söz verildiği iddiası’nı yaymak dış servislerin ekmeğine yağ sürer.

‘PARALEL DEVLETLE CEMAAT BÜROKRASİSİNİ KAST ETTİM’


- Ben 7 Şubat krizine gelmek istiyorum. Sizin Oslo’dan sonra 7 Şubat sürecinde cemaatin bürokratik kadrosu için kullandığınız ‘paralel devlet’ kavramı var. Şimdi ‘paralel eğitim’, ‘paralel istihbarat’, ‘paralel dinleme’ gibi kavramlar kullanılıyor. Cemaatin bürokratik kadrolarına neden ‘paralel devlet’ dediniz?

Evet, paralel kelimesinin son dönemde âdeta bir modaya dönüştüğüne şahit oluyoruz. Bu kavramı aslında ilk ortaya atan 2007-2012 arasında Türkiye’yi istihbarat, polis ve yargı operasyonları ile yöneten akıldır. Bu akıl, cemaatin şahin kanadı dediğimiz kesimi oluşturuyordu. Yani cemaatin bürokratik kadrolarının kendisidir. Bu kadrolar, paralel devlet kavramını KCK için kullanmıştı. Ben de zihnin bir kavram üretirken kendisine yakın terimleri kullandığını ve bu anlamda asıl paralel devletin cemaat içindeki bu kanat olduğunu yazdım. Çünkü devlet içinde paralel örgütlenmeye giden KCK filan değildi, kendileri idi. Paralel devlet sözü ile cemaat bürokrasisini kast ettim.




2007 yılının Haziran ayından itibaren Ergenekon operasyonlarının belirli yönleriyle Türkiye için yararlı olduğunu teslim etmekle birlikte bu operasyonlara hep mesafeli durdum. Siyasi bir operasyon olduğunu ve perde arkasında ABD’nin olduğunu savundum. Paralel devlet dediğim yapıyı güçlendiren işte bu Ergenekon operasyonu ile başlayan istihbari ve yargısal süreçlerdi. 2012’ye gelindiğinde bu güç zirve noktasına erişmişti ve artık tarihsel anlamda gerilemesi gereken bir sürece girmişti. Açık söyleyeyim, AK Parti 7 Şubat 2012’ye kadar iktidarını cemaatle paylaştı. Hatta iktidarın en önemli unsurlarını cemaate, üstelik cemaat içindeki şahin kanada verdi.

12 Şubat 2012’de, 7 Şubat krizinden hemen sonra SABAH Pazar'da ‘Devlet, paralel devlete karşı’ başlıklı bir yazı yazdım. O zamandan beri ‘paralel devlet’ denilince herkes, devlet içinde alternatif bir derin yapılanma oluşturan cemaat kadrolarını anlıyor. Kimse KCK’yı anlamıyor.

Arada tabi bu paralel lafının suyunu çıkaranlar da oluyor. Geçenlerde Radikal gazetesinin bir yazarı, “AK Parti ve Gülen cemaati arasında paralel evrende yaşananlar ile bizim konuştuklarımız farklı olabiliyor,” diye yazdı. Bu, artık işin suyunu çıkarmak oluyor. Üstelik bu yazar arkadaş, 7 Şubat krizinden sonra cemaatin 10 milyon üyesi olduğunu söyleyecek kadar da cemaate yakın durdu. Cemaatin 10 milyon üyesi varsa siyasi parti kursun. Meclis’e, kendi kurduğu parti ile epey milletvekili sokar. Bu, güç dengelerini yanlış okuyarak yapılmış bir yorumdu. Ayrıca gazeteci, güç dengelerini okumaz. Olguları zamanı zamanına doğru gözle okumaya çalışır. Güç dengelerine bakarak yorum yapmaz.

‘AVCI’NIN FİKRİ İKTİDARDA, KENDİSİ İÇERİDE’


Ben cemaat karşıtı biri değilim. Cemaate gönül vermiş pek çok arkadaşım var. 7 Şubat’ta onlar da şahin kanadı eleştirdiler. “Devlet bizi kullanır atar, kendimizi devlet yerine koymamalıyız. Sonrasında devletle kavga da etmemeliyiz,” dediler. Aynı arkadaşların dershane olayında hükümet karşıtı bir çizgiye geldiklerini görüyorum.
Cemaat, elbette bu ülkenin gerçeği. Ama bu ülkenin demografik, istihbari, ekonomik, sosyal, politik gerçekliğinin yüzde kaçına karşılık gelir bunu hesaba katmak lazım. Bu yüzdenin, ülkeyi -siyasete girse bile- yönetebileceğini düşünmüyorum. Cemaat, Türkiye’nin tüm toplumsal kesimlerini, muhafazakâr, laik, Türk ve Kürtleri, Alevileri, Müslüman olmayan azınlıkları yönetebilecek güçte değil. Ülkeyi bir arada tutacak bir çatı ideoloji de üretmiş değiller. Bırakın bir arada tutmayı, 2007-2012 arasında ülkeyi fazlasıyla geren bir totaliter istihbari ve yargısal dil kullandılar. En çok mağdur ettikleri isimlerin başında da Hanefi Avcı geliyor. Dün şu tweeti attım: “Hanefi Avcı için artık şu meşhur sözü kullanabileceğimiz bir aşamaya geldik: ‘Cemaat ile ilgili fikri iktidarda, kendisi içeride.’

Durum tam olarak budur, bunun sorumlusu da öncelikli olarak cemaattir. Ama cemaatin 2007-12 arasında kendisini eleştirenleri cezaevi atmasına göz yuman siyasi iktidarın da bu işte sorumluluğu vardır. 2007 öncesinde de mükemmel bir ülkede yaşamıyorduk, şimdi de mükemmel bir ülkede yaşamıyoruz. Ama 2007-12 arasını, ‘altın çağ’ olarak gören kişi, cemaatin devleti ele geçirmesine rıza gösteriyor demektir. Ben buna rıza göstermiyorum. Ben bütün bürokratik kadrolarını cemaatin ele geçirdiği bir ülkede yaşamak istemiyorum. Partinin de (Artık devletle özdeşleştiği için Parti kelimesiyle AK Parti’yi kast ediyorum), başka bütün kesimleri, sözgelimi benim gibi ‘seküler’ insanları yok sayarak devlet kadrolarını, medyayı, siyaseti dizayn etmesini kabul edilebilir bulmuyorum.

Cemaat olgusuna dönersek… Bu ülkede zaten yeterince kimliğimiz var. (Türk-Kürt, Sünni, Alevi gibi) Yeni kimliklerle ayrışmak yerine üst, çatı bir kimlik etrafında toplanmamız gerekiyor. Dediğim gibi cemaat bir sosyolojik olgu olarak elbette varlığını devam ettirecektir. Ama temel kimliğe dönüşmesi sakıncalıdır. Mesela birey-aile-devlet arasındaki diyalektik ilişkiyi bozacak bir kimliğe dönüşmesi yanlıştır.

Biz cemaat-parti ayrışmasının yaşanacağını 2007’den beri söylüyorduk. Hatta son dönemlerde bunun epey geciktiğini düşünmeye başlamıştık. Bunun sonsuza kadar devam etmeyecek bir ortaklık olduğu belliydi.

‘MİT, KEMALETTİN ÖZDEMİR’LE GÖRÜŞÜYOR’


Dershane meselesine gelince… Eğitim konusunun uzmanı değilim. Ama şunu söyleyebilirim. Eğitim, nesillerin zihinlerini, ülkeye dair tasavvurlarını, hayata bakışlarını, birey olmalarını, vatanseverliklerini vesaire belirleyen bir şey. O anlamda çok önemli. Herhalde aileler, öncelikli olarak çocuklarını devlete emanet etmek isterler. Az önce birey-aile-devlet ilişkisinin arasına girmemek derken tam da kast ettiğim bu. Karı-koca arasına girilmez gibi bir ilke bu. Bunlar toplumun aşağıdan yukarıya yapı taşını oluşturan temel olgular. Cemaat bu üçünün arasına girmeye çalıştığı zaman sorun çıkar, çıkıyor da.

Dershane sorununu yaratan asıl şey, sınav sistemidir. Çok fazla sınav olmasıdır. Öğrenciler henüz hayata atılmadan çok fazla sınavdan geçmek zorunda kalıyorlar. Dershaneler dönüştürülürken sınav sisteminin de dönüştürülmesi gerekir.
Eğitim ve sağlık da hukuk, güvenlik ve vergi toplama gibi temel olarak devletin işidir. Mesela bir sivil toplum kuruluşu ya da cemaat, düzenli olarak para topluyorsa bu vergi toplama olarak yorumlanabilir. Devlet en iyi eğitimi vermekle mükelleftir. Veremiyorsa Cumhurbaşkanı’nın ‘paralel eğitim’ dediği şey ortaya çıkabilir. Hükümet, dershanelerin dönüştürülmesi için teknik gerekçeleri sıralarken haklı ama bunun altyapısını sağladı mı işte ondan emin değilim. Zaten tartışma da burada kopuyor. Bu konunun cemaati fazla rencide etmeden halledilmesi gerektiğini düşünüyorum. Devlet, istihbaratta aşırı toleranslı davrandığı bir hareketi eğitimde aşırı sık boğaz ederse çelişkiye düşer. Öte yandan eğer cemaat de dershanelerin dönüştürülmesini, insan kaynağının ve aynı zamanda parasal kaynakların kesilmesi olarak görüyorsa bu da yanlıştır. Öyle görüyor olmalılar ki, dershaneleri kapatma fikrinin Hanefi Avcı’nın kitabındaki bilgilerin hemen hepsine vakıf olduğunu bildiğimiz eski cemaat mensubu Kemalettin Özdemir’den geldiğini söylüyorlar. Özdemir’in MİT’e danışmanlık yaptığını da söylüyorlar. Bu, resmi bir müşavirlik falan değil. Özdemir’in, MİT’in zaman zaman görüşlerine başvurduğu biri olduğunu biliyorum. Ama bunun danışmanlık düzeyinde olduğu konusunda bir bilgi yok. MİT, Kürt sorununu çözmek için vaktiyle Musa Anter’in de görüşlerine başvururdu. Ama Musa Anter için ‘MİT’in danışmanı’ demek doğru olmaz.




‘PUTİN’LE HAKAN FİDAN’I KARŞILAŞTIRMAK YANLIŞ’


- Bir istihbarat uzmanı olarak Hakan Fidan’a Putin rolü biçildiği yönündeki iddialara ne diyorsunuz? Siz bu konu hakkında bir bilgiye vakıf mısınız?

Evet, son dönemlerde Hakan Fidan’ın Türkiye’nin Putin’i olacağı yönünde şayialar dolaşıyor. Aslında 'Türkiye’nin Putin’i yorumu gibi yorumlar, kapalı kapılar ardında bir iki yıldır konuşuluyor. 2012’nin özellikle 7 Şubat’ından sonra konuşulan bir şey. Burada Putin benzerliği, Putin’in KGB’de uzun süreler görev yapmış, devleti çok iyi tanıyan bir isim olmasından kuruluyor. Putin, gizli servis kökenli biri olarak Rus devletini şaha kaldırmış bir devlet adamı. Ama Rusya’daki şartların Türkiye için söz konusu olduğu düşünmüyorum. Putin’le Hakan Fidan’ı karşılaştırmak yanlış. Eğer Hakan Fidan’ı Putin ile mukayese ederseniz Erdoğan’ı da Gorbaçov ile mukayese etmek zorunda kalırsınız, ki bu yanlıştır. Gorbaçov, SSBC’nin dağılması esnasında devletin başındaydı. Türkiye, dağılan Sovyetler Birliği mirası üzerine kurulan Rusya gibi bir ülke değil. Putin ise Rus devletini âdeta küllerinden doğuran bir lider oldu. Putin ile Erdoğan’ı hem otoriter, hem de yenilikçi yönleriyle mukayese etmek daha doğru olur. Ayrıca Hakan Fidan’ı çok erken bir şekilde siyasi bir tablonun içerisine çekmek, siyasete hazırlanan biri olduğu görüntüsünü vermek doğru değil.

‘FİDAN POST-ERDOĞAN DÖNEMİNE HAZIRLANMIYOR’


Hakan Fidan’ın post-Erdoğan dönemine lider olarak hazırlanan biri olduğu kanısında da değilim. Bu, çok fazla konuşulursa son tahlilde hem Türkiye’ye, hem MİT’e, hem Erdoğan’a, hem AK Parti’ye, hem de Fidan’ın kendisine zarar verir. Gelecekte ne olur bilemem. Ama Fidan’ı erkenden bir siyasi tablonun içine çekmenin ona yönelik operasyonları kurgulayan kesimlerin işine geleceğini düşünüyorum. Belki bu tartışmayı ortaya atmak onların operasyonu bile olabilir.
Bu cümleler, elbette Hakan Fidan’ın gelecekte siyasi hayata kesinlikle atılmayacağını söylediğim anlamına da gelmiyor. Türkiye demokratik bir ülke. Herkesin siyasete atılma hakkı var. Ama Fidan’ın şu anda kendi işiyle meşgul olduğunu düşünüyorum. Şu anda yapmış olduğu işin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Kürt sorunun çözümü bir bakanlığın, hatta alelade bir siyasi liderliğin ötesinde bir şey. Ancak Erdoğan gibi çok iddialı bir lider olursanız bir anlamı var. Türkiye’nin bir Putin’e ihtiyacı yok. Hali hazırda Türkiye’nin çok güçlü bir Başbakanı var. Hatta bu gücün içeriden dengelenmesi için Başbakan’ın samimi, etkili tavsiyelere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Erdoğan’ın siyasi otoritesini Şubat 2012’den sonra tam olarak sağladığı bir süreçte Türkiye 2007-12 arasındakine benzer baskı, cezaevi süreci yaşarsa demokratikleşme trenini kaçırır. Gezi’de bu riskin tavan yaptığını gördük. AK Parti ile cemaati mukayese ettiğimde Parti’nin ve Erdoğan’ın eleştiriye cemaatten çok daha tahammüllü olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra olması gereken, PKK ve tabanıyla bile barışıldığı bir süreçte -herkesin kendi sınırlarına çekilmesi kaydıyla- adil bir toplumsal sözleşme yapabilmektir.

ferhat ünlüistihbaratsabah gazetesşavcıcemaatgazeteciistihbaratmitcemaat karşıtıdershaneömer adıyamanferhat ünlü

Künye - İletişim - Reklam
Son.tv'te yayınlanan makalelerin hukuki sorumluluğu sahibine aittir. Ayrıca basın ilke ve ahlak kurallarına uymaya söz veren Son.tv aynı şekilde muhtaplarının da hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda özel haberlerinin kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılması durumunda hukuki yollara başvurur.