SON TV

Brunson kararının döviz ve Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğine etkisi!

12 Ekim günü İzmir'de yargılandığı dava kapsamında serbest bırakılan Rahip Brunson kararı sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği ve döviz piyasalarına yansımalarını Doçent Doktor Cemil Erarslan yazdı.

Brunson kararının döviz ve Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğine etkisi!

Rahip Brunson’ın serbest bırakılması kararı sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği ve döviz piyasalarına yansımalarını Doçent Doktor Cemil Erarslan yazdı.

İŞTE O YAZI

12 Ekim 2018 Cuma günü İzmir 2’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği, casusluk yaptığı iddiasıyla 35 yıl hapis cezasıyla yargılanan ve önceki mahkemede sağlık sorunları nedeniyle tutukluluğu ev hapsine çevrilen ABD uyruklu din adamı Andrew Craig Brunson, 4. kez hakim karşısına çıktı. Mahkeme, rahip Brunson’un ev hapsi ve yurt dışı yasağını kaldırdı. Brunson’a 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi. Ancak yattığı süre göz önüne alınarak tahliye edildi. Mahkeme’nin tahliye kararı sonrasında rahip Brunson, akşam geç saatlerde İzmir Adnan Menderes havalimanından, önce Almanya’ya daha sonra ise ABD’ye geçti ve 13 Ekim 2018 akşamı ABD Başkanı Donald Trump tarafından Beyaz Saray’da karşılandı.

Mahkemenin almış olduğu söz konusu bu karar, tüm dünyaya Türk yargısının bağımsız, adil ve hukuk kurallarına bağlı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin, demokratik ve aynı zamanda sosyal bir hukuk devleti olduğu gerçeği, mahkemenin aldığı bu son karar ile bir kez daha tescil edilmiştir. ABD tarafından gelen tüm siyasi baskılara rağmen, Türk yargısı toplanan delillere ve gizli tanıkların ifadelerine dayanarak, rahip Brunson hakkında cezai bir müeyyide uygulamış ve Brunson’ı suçlu bulmuştur. Brunson’ın hapishanede ve ev hapsinde geçirdiği toplam olarak yaklaşık 2 yıllık sürede göz önüne alınarak, tahliye edilmesine karar verilmiştir. Böylece Türk-Amerikan ilişkilerinde son zamanlarda büyük bir problem haline gelen Brunson davası çözüme kavuşmuştur. Ancak Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde son yıllarda büyük bir güven bunalımına yol açan pek çok sorun bulunmaktadır. Bu sorunlarda döviz piyasaları üzerinde baskı oluşturmaya devam etmektedir.

Cemil Erarslan

Bu yazının konusu, rahip Brunson kararı sonrasında, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğinin ne olacağı ve bunun döviz piyasaları üzerindeki etkileridir. Bu yazımızda Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrinde önemli bir kırılma noktası olan rahip Brunson davasının sonuçları üzerinden, Türk-Amerikan ilişkilerinin ne yöne doğru evrileceği ve bunun döviz piyasalarına olan muhtemel sonuçları analiz edilmeye çalışılacaktır. Bunun öncelikle Türk-Amerikan ilişkilerinin kısa bir tarihsel arka planı verilecek ve cari dönemdeki sorunlu alanlar açıklanacaktır. Sonrasında ise rahip Brunson kararı öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan döviz kuru hareketleri incelenecektir. Arkasından ise FED’in ve TCMB’nin para politikası kararlarına dayanılarak, USD/TL paritesinin Ekim ayı içerisinde ve yıl sonunda alması muhtemel değerler üzerinde durulacaktır.

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL ARKA PLANI

Türkiye ile ABD arasındaki diplomatik, ekonomik, politik ve askeri ilişkiler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlamış ve Soğuk Savaş yıllarında (1945-1991) gittikçe derinleşmiştir. Özellikle Türkiye’nin SSCB karşısında kendisine bir koruma şemsiyesi sağlayabilmek için NATO’ya girmek istemesi ve bunun içinde 1950 yılında Kore’ye asker göndermesi ile artışa geçen Türk-ABD ilişkileri, zaman zaman önemli problemler yaşasa da (Jüpiter Füzeleri Krizi-1962, Johnson Mektubu-1964, 1975-1978 tarihleri arasında uygulanan silah ambargosu), 1991 yılındaki I. Körfez Savaşı sırasında “stratejik ortaklık” düzeyine kadar yükselmiştir.

Ancak 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısı sonrasında, Cumhuriyetçi başkan George W. Bush döneminde, ulusal güvenlik stratejisi ile daha radikal ve güvenlikçi politikalar izlemeye başlayan ABD ile Türkiye arasında 21. Y.Y.’da yaşanan ilk kriz, 1 Mart 2003 tarihli tezkere krizidir. Söz konusu tarihte, ABD ordusunun Türkiye’de konuşlanarak Irak’a müdahale etmesine ve Türk Ordusu’nun da Irak’a gönderilmesine yönelik olarak hükümete yetki verilmesini içeren tezkere, TBMM Genel Kurulu’nda reddedilmiştir. Bu karara ABD yönetiminin tepkisi çok sert olmuş ve Türk-Amerikan ilişkileri oldukça stresli bir aşamaya geçmiştir. 4 Temmuz 2003 tarihinde ise Irak’ın Süleymaniye kentinde 150 ABD askerinin, Türk Özel Kuvvetler Karargahı’na gelerek özel kuvvetler mensubu 18 Türk askerini gözaltına alması ise Türk-Amerikan ilişkilerinde kapanması oldukça güç bir yara oluşturmuş ve o dönem ilişkiler kopma noktasına kadar gelmiştir.

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNDEKİ SORUNLU ALANLAR

2007 yılının Temmuz ayında ABD’de başlayan ve 2008 ile 2009 yıllarında küresel hale dönüşen finansal ve ekonomik kriz sonrasında, artan askeri maliyetleri karşılamakta zorlanan ABD yönetimi, 2009 yılında göreve gelen başkan Barack Obama döneminde Irak’tan 2011 yılının sonunda tüm askerlerini çekmek zorunda kalmıştı. Ancak aynı yıl başlayan Suriye iç savaşı sonrasında Obama yönetimi, Suriye’de oluşan otorite boşluğunu fırsat bilerek kurulan terör gruplarından IŞİD ile mücadele bahanesi altında, Kuzey Suriye’de kullanışlı bir terör devleti kurmak isteyen bir başka terör örgütü olan PYD ve YPG’ye büyük bir silah ve askeri eğitim desteği sağlamıştır.

Bu durum haklı olarak Türkiye’nin büyük bir tepkisine neden olmuştur. Türkiye, güney sınırlarında bir terör devletinin kurulmasına asla müsaade etmeyeceğini ve bunun bir beka meselesi olduğunu defalarca ABD’li yetkililere iletmiştir. Ancak Obama döneminde başlayan ve Trump döneminde de giderek artan, ABD’nin PYD ve YPG’ye olan desteği, Türk-Amerikan ilişkilerindeki en sorunlu alanlardan birisi olmaya devam etmektedir. ABD’nin PYD/YPG terör örgütüne, Suriye İç Savaşı’nın başından bu yana yaklaşık olarak 3.000 Tır dolusu ağır silah yardımında bulunduğu tahmin edilmektedir.

Türkiye-ABD ilişkilerinde rahip Brunson konusu dışında sorunlu olarak kalan ve ilişkilerde normalleşmenin sağlanması için çözüme kavuşması gereken alanlar şu şekilde özetlenebilir:

  • 15 Temmuz darbe girişiminden suçlu bulunan FETÖ lideri Fethullah Gülen’in, Türk hükümetince ABD’den ısrarla talep edilmesine rağmen iade edilmemesi,
  • Halk Bankası eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın New York Federal Mahkemesi’nce 2018 yılının Mayıs ayında 32 ay hapis cezası alması,
  • ABD Kongresi’nin 2018 Haziran’ında F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye satışını askıya alan bir karar çıkarması,
  • 1 Ağustos 2018’de ABD hükümetinin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e yaptırım uygulayarak, bu iki bakanın ABD’den herhangi bir kişi ya da kurumla ilişki kurmasını yasaklaması ve ABD’ye girişinin engellenmesi, eğer varsa söz konusu bakanların ABD’de ki mal varlıklarının dondurulması kararının alınması,
  • 13 Ağustos 2018’de yayımlanan başkanlık emri ile ABD’nin Türkiye’den ithal ettiği, çelik ve alüminyum ürünlerinde gümrük tarifelerini iki katına çıkarması sonucunda, çelikte gümrük tarifesi oranının yüzde 50’ye, alüminyum da ise yüzde 20’ye yükselmesi,
  • 15 Ekim 2018’de Türkiye’nin Rusya Federasyonu ile yapmış olduğu S-400 Füze Savunma Sistemi Anlaşması’na ABD’nin sert tepki göstermesi,
  • ABD’nin Haziran 2018’de imzalanan Münbiç Mutabakatı’na uymayarak, şehrin PYD’den temizlenmesini ve yerel unsurlardan oluşacak yönetime devrini henüz sağlamaması,
  • Suriye’de IŞİD varlığının sona ermesine rağmen, ABD’nin PYD’ye silah desteğinin kesilmemesi ve verilen silahların toplanmaya başlamaması,
  • Türkiye’nin çok başarılı bir şekilde gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatları’ndan sonra, kendi milli güvenliği açısından tehdit olarak gördüğü PYD ve YPG unsurlarından Fırat’ın doğusundaki şehirleri temizlemek için yapmayı düşündüğü askeri operasyonlara, ABD’nin destek verip vermeyeceğinin belirsizliğini koruması.

BRUNSON KARARI’NIN DÖVİZ PİYASALARINA YANSIMALARI

Rahip Brunson kararının açıklanacağı hafta başında 08.10.2018 günü, dolar kuru 6.20 TL düzeyindeydi. Finansal piyasalar ile ilgilenen yatırımcıların bildiği ve doğruluğu hemen her zaman ispatlanan bazı genel kurallar vardır. Bunlardan belki de en önemlisi ve konumuzla ilgisi olanı ise, “beklentiler önceden satın alınır, gerçekleşince satılır” kuralıdır. Söz konusu kural rahip Brunson kararı öncesinde yine şaşmaz biçimde işlemiştir. Brunson’ın serbest bırakılacağı yönünde oluşan beklentiler, piyasa ajanları tarafınca hafta başından itibaren satın alındığı için, USD/TL kuru mahkeme kararı öncesinde 5.82’ye kadar düşmüştü.

Mahkeme kararının açıklanması ve Brunson’ın serbest kalması üzerine, döviz piyasalarına gelen taleple beraber, dolar kuru ilk başta 5.97’ye kadar çıkmasına rağmen, haftayı 5.88 seviyesinden kapattı. Bu da finansal piyasaların çalışma sistemini bilmeyen ve yukarıda ifade ettiğimiz “beklentiler önceden satın alınır, gerçekleşince satılır” piyasa kuralından bihaber kimi yorumcuların, “Brunson serbest kalmasına rağmen dolar düşmedi, demek ki doların yükselmesinin sebebi Brunson değilmiş” şeklinde açıklamalarda bulunmasına yol açtı.

Halbuki yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi Türk-Amerikan ilişkilerinde tek sorun, rahip Brunson’ın tutukluluğu değildi. Burada Brunson davasının önemi, ABD başkanı Donald Trump, başkan yardımcısı Mike Pence, dış işleri bakanı Michael Richard Pompeo, dış işleri sözcüsü Heather Nauert gibi yetkililerin, rahip Brunson’ın serbest bırakılmasına yönelik yoğun istek ve açıklamaları sonrasında, söz konusu davanın oldukça medyatik olması ve uluslararası basının yoğun ilgi göstermesiydi. Üstelik Brunson’ın serbest kalma ihtimalini para piyasaları zaten önceden satın almıştı ve bu da hafta başında 6.20 TL olan USD/TL paritesinin 5.82’ye kadar düşmesine yol açmıştı. 15 Ekim 2018’de piyasaların açılması ile birlikte de saat 15.30 itibariyle, USD/TL paritesi 5.75’e kadar geri çekildi.

BRUNSON KARARINA DONALD TRUMP’IN TEPKİSİ

Rahip Brunson’ın serbest bırakılması sonrasında, ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı açıklamalar ve attığı tweet’ler dikkate alındığında, mahkemenin kararından ABD yönetiminin son derece mutlu olduğu gözlenmektedir.

Donald Trump’ın yapmış olduğu Türk halkı büyük bir halk, bunu biliyorum. Bence bu ilişkilerimizde eskiye dönmek için büyük bir adım olacak. Yaşananlardan dolayı birkaç aydır Türkiye’yle ilişkilerimiz gergindi. Türkiye ile ilişkimiz mükemmel olabilir, hatta harika bir ilişkimiz olacağını biliyorum. Türkiye’ye karşı tavrımız çok sertti. Türkiye hakkında bugünkü hislerimiz dünden çok farklı. Türkiye’ye çok daha yakın olabileceğimizi düşünüyorum. Belki de çok çok iyi bir ilişkimiz olacak” açıklaması, Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerginliğin azalacağına dair beklentilerin güçlenmesine yol açtı.

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ

Brunson’ın serbest kalması, ABD yönetimi ve medyasında Türkiye’ye yönelik olumlu mesajlar verilmesine yol açtı. Bunun etkilerinin hemen birden olmasını beklemek abesle iştigal etmektir. ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ekonomik, askeri ve bürokratik yaptırımları, bir plan dahilinde kaldırması halinde, iki ülke arasındaki ilişkiler zaman içerisinde yumuşayacak ve bu da dolar kurunun gerilemesine yol açacaktır. Ancak dediğimiz gibi bu uzun soluklu bir süreçtir ve mahkemenin verdiği bu karar ile Türkiye, ABD yönetiminin elinden rahip kozunu almıştır.

Bundan sonrasında ABD, umarız Türkiye’nin yaptırımlar ile dize getirilemeyecek bir ülke olduğunu iyice anlamış ve Türkiye ile ancak iki eşit ülke olarak ilişki kurabileceğini fark etmiştir. Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği, artık tamamen ABD yönetiminin atacağı adımlara ve iyi niyetli olduğunu göstermesine bağlıdır. İki ülke arasında yaklaşık 2 yıldır devam eden politik gerginlik, her iki ülkeye de pek çok açıdan zarar vermiştir. Bu zararlardan en önemlisi ise iki ülkenin birbirlerine olan güven duygularının oldukça azalması olmuştur. Dolayısıyla söz konusu güven probleminin aşılması, öncelikli olarak ele alınması gereken bir konudur. Burada ABD yönetiminin samimi olup olmadığı, yukarıda açıklanan iki ülke arasındaki anlaşmazlık konularında test edilecektir.

Türkiye, bu süreçte kendi ulusal çıkarlarına yönelik olarak ABD’den giderek uzaklaşmış ve Rusya ile İran gibi bölge ülkeleri ile yakınlaşmıştır. Rusya ile yapılan S-400 anlaşması, Türkiye’de kurulması düşünülen nükleer enerji santrallerinin kurulması işlerinin Rusya’ya verilmesi, Türkiye, Rusya ve İran ile yürütülen üçlü mekanizma sayesinde düzenlenen Astana, Tahran ve Soçi Zirveleri yoluyla İdlib meselesinin barışçıl yollarla çözüme kavuşturulması, yine bu üç ülke arasında dış ticarette dolar ve Euro yerine milli paraların kullanılmasının kararlaştırılması gibi önemli adımlar atılmıştır.

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNDE ÖNEMLİ BİR TEST OLARAK SURİYE SORUNU

Eğer ABD yönetimi, Türkiye ile iyi ilişkiler kurma niyetini açıkça gösterirse ve bu konuda Türk hükümetini ikna edebilirse, Türkiye’nin milli çıkarları doğrultusunda özellikle Suriye meselesinin çözümünde, ABD ile birlikte atacağı birçok ortak adım bulunmaktadır. Öncelikle ABD’nin Türkiye ile yapmış olduğu Münbiç Mutabakatı çerçevesinde, verdiği sözleri tutması ve Münbiç’ten PYD unsurlarının tamamen çıkarılarak, Fırat’ın doğusunun PYD’den temizlenmesine ön ayak olması gerekmektedir. Yine Münbiç Mutabakatı’na göre, şehirde yerel güçlerden oluşturulacak bir yönetiminde devreye konulması önem teşkil etmektedir.

Diğer taraftan Türkiye ile ABD ilişkilerinin pozitif bir aşamaya evrilmesi sonucunda, Türkiye ABD’den, Kongre’nin silah ve finansal yardımlarına bağımlı olan PYD ve YPG güçlerine destek verilmesinin tamamen kesilmesini talep edecektir. Eğer bu konuda bir uzlaşma sağlanabilirse, yine bir Master Plan dahilinde, PYD/YPG’nin kontrolünde bulunan bölgeler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır ötesinde gerçekleştireceği hava ve kara operasyonları ile söz konusu terörist unsurlardan temizlenecektir. Böylece Türkiye, son yıllarda kendisi için en önemli güvenlik tehdidi olan ve Suriye’nin Kuzey’inde PYD/YPG eliyle oluşturulmaya çalışılan kukla terör devletini, doğmaya çalıştığı topraklarda boğmuş olacaktır.

Türkiye’nin Suriye’de ki öncelikli amacı, sınır güvenliğini sağlamak, Suriye’nin Kuzeyini PYD ve YPG gibi terörist gruplardan temizlemek, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak, Suriye içinde güvenli bölgeler kurmak ve ülkemizde misafir olarak bulunan mültecilerin terörden temizlenen güvenli bölgelere intikalini sağlamaktır. Dolayısıyla Türkiye, bölge dışından gelen ABD ve Rusya Federasyonu gibi ülkelerden farklı olarak, Suriye’de ekonomik ve stratejik hedeflerle değil, ulusal güvenliğini sağlamak ve tüm dünyanın görmezden geldiği Suriye halkının yaşadığı insani dramları sona erdirmek için bulunmaktadır.

Türkiye, bu konudaki kimsenin inkar edemediği iyi niyetini, savaş öncesinde, “Arap Baharı” olaylarının başladığı ve henüz Suriye’ye sıçramadığı 2010 yılında, Beşar Esed rejimine Suriye’de ki tüm tarafların katılımıyla demokratik yeni bir anayasa yapması ve Birleşmiş Milletler gözetiminde seçimlerin yenilenmesi çağrısı yaparak göstermiştir. Diğer taraftan Türkiye, Suriye İç Savaş’ı sırasında da, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşların görmezden geldiği milyonlarca mülteciyi, hiçbir dış yardım talebi olmadan gerek Suriye içinde kurmuş olduğu kamplarda, gerekse de Türkiye içinde oluşturduğu kamplarda ağırlamış ve ağırlamaya da devam etmektedir. Türkiye, savaştan kaçan Suriye’li mültecilerin yeme, içme, barınma, giyinme gibi temel ve insan ihtiyaçlarının yanı sıra, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi problemlerini de insan haklarına yakışır biçimde modern koşullarda karşılamaktadır. Türkiye, sadece mültecilere karşı gösterdiği bu insani tutumu ile bile dünya milletler ailesinin takdirini hak etmektedir.

PARA PİYASALARINDAKİ SON GELİŞMELER VE FED’İN FAİZ POLİTİKALARI’NIN GELECEĞİ

Rahip Brunson kararı sonrasında para piyasalarında gözlenen olumlu hava, BIST 100 endeksinin tekrardan 100.000 puana yaklaşmasına ve döviz kurlarının gerilemesine yol açmıştır. 15.10.2018 günü BIST 100 endeksi, 94.235 puandan 98.750 puana kadar yükselmiştir. USD/TL kuru da aynı gün gece 01.00 saatlerinde 5.88 seviyesinde iken, 15.30 itibariyle 5.75’e kadar düşüş yaşamıştır. 10 yıllık Türk tahvil faizleri de 50 baz puan düşerek yüzde 17.80 ile son iki haftanın en düşük seviyesine gerilemiştir.

Önümüzdeki aylarda yılbaşına kadar dolar kurunu ciddi manada etkileyebilecek iki önemli FOMC (Federal Açık Piyasa İşlemleri Komitesi) toplantısı olacaktır. Bunlardan ilki 8 Kasım 2018’de, ikincisi ise 19 Aralık 2018’deki toplantıdır. Kasım ayındaki FOMC toplantısında, FED’in yüzde 98.7 olasılıkla politika faiz oranlarını değiştirmeden, yüzde 2-2.5 bandında sabit tutacağı beklenmektedir. Dolayısıyla bu kararın USD’nin değerinde önemli bir değişme meydana getirmesi beklenmemektedir. Fakat FED’in 19 Aralık 2018’de ki FOMC toplantısında ise  yüzde 78.5 olasılıkla, politika faiz oranlarını 25 baz puan artırarak, yüzde 2.25-2.50 seviyesine yükselteceği tahmin edilmektedir. Bu nedenle FED’in faiz artış kararının, Aralık ayının ilk yarısında fiyatlanması ve dolar endeksinde söz konusu tarihlerde bir yükseliş meydana gelmesi beklenmektedir.

FED başkanı Jerome Powell’ın 4 Ekim 2018 tarihinde ki, “faiz oranları halen destekleyici fakat kademeli olarak nötr seviyelere ilerliyoruz” açıklaması ve yine Minneapolis FED Başkanı Neel Kashkari’nin “ekonomide durumu güçleştirmemek için, faizleri çok daha çok artırmaya gereksinim olduğunu düşünmüyorum. Muhtemelen nötr faiz oranına oldukça yakınız” demesi, FED’in 2015 yılının Aralık ayında başladığı faiz artışlarının, 2019 yılından itibaren yavaşlayarak en geç 2020 yılında sona ereceğini göstermektedir.

Bilindiği üzere FED, 2007 yılında başlayan finansal krizle mücadele edebilmek için genişletici para politikası izlemiş ve politika faizlerini hızla düşürmüştü. FED, 8 yıllık aradan sonra 2015 yılının Aralık ayında ilk kez faiz artırımına giderek, politika faizlerini 25 baz puan yükselterek, yüzde 0.25’den yüzde 0.50 seviyesine getirmiştir. FED, son faiz artışını ise 26 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirerek, yüzde 2- yüzde 2.25 aralığına yükseltmiştir. FED’in 19 Aralık 2018’de ki FOMC toplantısında, politika faizlerini 25 baz puan daha artırarak yüzde 2.25- yüzde 2.50 aralığına yükselteceği tahmin edilmektedir.

Amerikan ekonomisinin 2018 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 4.2 büyümesi, büyümenin ve iç talebin 2019 yılında da güçlü kalacağının anlaşılması ve ekonomik güven seviyesinin yüksek olduğunun, Trump döneminde yapılan vergi indirimleri sayesinde ortaya çıkan mali genişlemenin ekonomiye etkisinin devam ettiğini kanıtlamıştır.

Yine ABD’de enflasyon oranlarının da, FED’in hedefleri doğrultusunda yüzde 2’ye yükselmesi de, ekonomik toparlanmanın hızlandığına işaret etmektedir. Buna göre ABD tarafında beklenmeyen gelişmeler yaşanmazsa, FED’in faiz oranlarındaki kademeli artışlara gelecek bir iki yıl boyunca devam edeceğini ve faiz oranlarını 2020 yılında yüzde 3-3.5 bandına getireceğini söyleyebiliriz.

Ancak FOMC üyelerinin çoğu, faiz oranlarının yüzde 3.50 seviyesine ulaştıktan sonra,  nötr faiz oranına varılmış olacağı konusunda görüş birliği içerisindedirler. Nötr faiz oranı ise, FED’in politika faiz oranlarının, ne ekonominin gaz pedalına basan ne de frene değen bir seviyede olmasını ifade etmektedir. Buna göre nötr faiz oranına ulaşıldıktan sonra, FED’in faiz artışlarını sonlandırması beklenmektedir.

FED’in faiz artışlarını sonlandırması, Türkiye gibi gelişen piyasa ülkeleri için oldukça iyi haberdir. Çünkü FED’in faiz oranlarını yükseltmesi, gelişmekte olan ülkelerden sermaye kaçışının yaşanmasına yol açmaktadır. Eğer FED, beklendiği gibi 2020 yılı sonunda faiz artışlarına son verirse, küresel sermaye hareketleri yeniden gelişen piyasa ülkelerine akacaktır. Bu da özellikle 2018 yılında, hem ülkemizde hem de dünyada en çok konuşulan konular arasında yer alan, Amerikan dolarının değerinde yaşanan hızlı artışlarda artık sona yaklaşıldığını göstermektedir.

TCMB’NİN PARA POLİTİKALARI VE YIL SONU DOLAR KURU TAHMİNLERİ

Elbette ki FED’in faiz oranlarında sona yaklaştığı bu süreç içerisinde, Türkiye gibi ulusal tasarruf oranı düşük olan ve ekonomik kalkınmasını tamamlayabilmek için yabancı yatırım çekmeye ihtiyaç duyan ülkelerin, döviz kurlarında kalıcı bir düşüş sağlayabilmeleri, yurt içi ekonomik istikrarsızlıklarını azaltmalarına bağlı olarak gerçekleşecektir. Bunun içinde söz konusu ülkelerin, enflasyon oranlarını ve cari açık düzeylerini düşürmeleri, büyüme oranlarına istikrar kazandırmaları, ulusal tasarruf kapasitelerini geliştirmeleri ve yapısal reformları tamamlamaları gerekmektedir. Bu önlemlerin ve reformların sağlanması halinde gelişmekte olan ülkeler, ABD ve AB gibi ülke ya da birliklerin merkez bankalarının alacağı faiz kararlarından görece daha az etkileneceklerdir.

15.10.2018 tarihi itibariyle USD/TL paritesinde haftalık teknik analizlerde, destek seviyeleri olarak sırasıyla 5.7222, 5.6564 ve 5.5724, direnç seviyeleri olarak ise 5.8369, 5.9073 ve 5.9778 değerleri öne çıkmaktadır. USD/TL paritesinin yıl sonuna kadar alacağı değerlerin belirlenmesi açısından, FED’in faiz kararlarının yanı sıra, TCMB’nin Ekim ve Aralık ayında yapılacak toplantılarda alacağı faiz kararları ve enflasyonla mücadelede atacağı ciddi adımlarda önemli rol oynayacaktır.

Bilindiği üzere TCMB, enflasyon oranlarındaki artışla mücadele edebilmek için, Eylül ayında faizleri 625 baz puan yükseltmiş ve yüzde 24 seviyesine çıkarmıştır. TCMB’nin 13 Eylül 2018’de ki faiz artış kararı sonrasında USD/TL paritesi, önemli bir gerileme kaydederek, 6.70 TL seviyesinden, 6.10 TL düzeyine kadar düşüş yaşamıştı. Bu nedenle Amerikan dolarının Ekim ayı içerisinde ki seyrinde en önemli noktalardan birisi, 25 Ekim 2018 tarihinde toplanacak olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Para Politikası Kurulu (PPK)’nun alacağı faiz kararı olacaktır.

Söz konusu toplantıda TCMB’nin, sıkı para politikası duruşunu göstermesi durumunda, dolar kurundaki düşüşler devam edebilir. Piyasa analistlerinin bir kısmı, Ekim ayında enflasyon oranlarının yüzde 24.52’ye çıkması nedeniyle, 25 Ekim tarihindeki PPK toplantısında, TCMB’nin 300 baz puanlık bir faiz artışı yapmasını beklemektedir. Eğer 25 Ekim 2018 tarihinde TCMB, politika faiz oranlarını beklentiler dahilinde 300 baz puan artırırsa, USD/TL paritesinin 5.50 seviyesinin altına sarkma ihtimali bulunmaktadır.

Ancak TCMB’nin ikinci bir seçenek olarak, Ekim toplantısında faiz oranlarında bir değişikliğe gitmeyerek, teknik deyimle bu toplantıyı pas geçme ihtimali de güçlü durmaktadır. Bunun da temelde iki gerekçesi olabilir. Bunlardan birincisi TCMB’nin, FED’in 19 Aralık 2018’de ki FOMC toplantısı öncesinde, 13 Aralık 2018’de ki PPK toplantısında politika faizlerini artırarak, FED’den daha önce aksiyon almak istemesi. İkincisi ise TCMB’nin, faiz artışı yapmadan önce, kendisini garanti altına almak için Kasım ve Aralık aylarında açıklanacak enflasyon rakamlarını da görmek istemesidir. Eğer TÜİK tarafından açıklanacak, Kasım ve Aralık ayı ÜFE ile TÜFE düzeylerinde makul azalışlar gerçekleşirse ve enflasyon oranları hedef düzeyler doğrultusunda gerilerse, aynı zamanda döviz kurlarında bugünden öngöremeyeceğimiz şok artışlar meydana gelmezse, TCMB’nin 13 Aralık’ta ki toplantıda da politika faizlerini değiştirmeme olasılığı da bulunmaktadır.

TCMB’nin 2018 yılı Eylül ayında yayınlamış olduğu beklenti anketine göre, 2018 yılı sonu için dolar kuru beklentisi, bir önceki anket döneminde 5.97 TL iken, bu anket döneminde 6.59 TL’ye yükselmiştir. 12 ay sonrası döviz kuru beklentisi ise, aynı anket dönemlerinde sırasıyla 6.29 TL ve 7.08 TL olarak gerçekleşmiştir.

Yine özel anket şirketlerinin yapmış olduğu tahminlerde değişkenlik göstermekle bile, genel olarak 2018 yılı sonunda dolar kurunun, asgari düzeyde 5.90 TL, ortalama bazda 6.10 TL ve azami düzeyde ise 6.25 TL seviyesinde olması beklenmektedir.

0/5 (0 Reviews)