SON TV

Sadakatsizlik ve Aldatma

Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit dünyaya geldiğinde, gökyüzünün diğer sakinleri çok sevindiler.

Eros…
Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit dünyaya geldiğinde, gökyüzünün diğer sakinleri çok sevindiler. Güzelliliğin ve saf aşkın gelişini müzik, dans ve şarap eşliğinde coşkulu bir şenlikle kutlayan tanrılar, doyasıya eğlendiler. Özellikle bolluk tanrısı Poros şaraba hakkını verenlerdendi. Bol bol içti ve bir süre sonra bir köşede sızıp kaldı.

Başka bir köşede, bu anı bekleyen yoksulluk tanrıçası Penia hemen harekete geçti ve Poros’u baştan çıkardı. O anda hamile kaldı ve bir süre sonra Eros’u dünyaya getirdi. Eros da aşkı simgeliyordu. Ama Afrodit’in tersine Eros’un simgelediği aşk karanlıktı; şehvet ve tutku doluydu. O her gece adına yakışır biçimde şehvet ve tutkuyu yaşıyordu.

Eros’un yaşamı annesi gibi yokluk içinde sürdü. Geceleri doğa ananın kucağında aşkı yaşıyor, gündüz ise babasına çeken yanıyla bolluk için iyinin ve güzelin peşinde koşuyordu. Yürekli, atılgan, dayanıklı ve yaman bir avcıydı; avını seviyor, okşuyor, şehvetle kucaklıyordu. Eros ne ölümlü ne de ölümsüzdü. Aynı günde bolluk içinde gelişir, yaşar, birdenbire ölür; sonra yine babasının doğası gereği bir çaresini bulup dirilirdi. O, yaşamı boyunca hep arayan ve arzulayan bir duygu oldu.

AŞK
Belki bu nedenle hep aşkı arıyor ve bulup bulup kaybediyoruz. Ne olduğunu hiç bilmesek bile onu istiyor, gelip bizi bulması için yanıp tutuşuyoruz. Oysa aşk, doğası gereği; varlığın ve yokluğun, sevginin ve nefretin, sonsuzluğun ve sonun bir arada olduğu karmaşık bir durumdur. Eros’un simgelediği gibi; aşık bir gün bolluk içinde mutluluktan gökyüzünde uçarken, ertesi gün yokluktan yerle bir oluverecektir. Kıskançlık, şehvet, arzu, kahretme, sevgi, tutku, ayakların yerden kesilmesi ve dibe vurma gibi kavramların tümü çelişkili bir biçimde aşka dahildir.

Aşk, Sadakat ve Sadakatsizlikten kim sorumlu? Afrodit mi Eros mu?
Aşk ve sadakat kavramlarını anlamlandırmak için yıllarca çaba harcayan Yunanlı filozof Platon; iki bakışın birleşmesinden doğan o yüce sevgiyi ve şehvet dolu bedensel arzuları, Eros’un var oluşu ile açıklamaktadır. Afrodit’in simgelediği temiz ve saf duygular daha çok yüce sevgiyi anlatırken, aşk çok daha karmaşık bir durumdur.

Platon aşkın; insanlar ile tanrılar arasında elçilik yapan güçlü bir yaratık olduğunu söylemiştir. Onun için aşk sadece dünyevi şehvet, ihtiras ve tutkularla açıklanamamakta, tanrısal bir sevgiyi de içinde barındırmaktadır. “Platonik aşk” ifadesi bu tanrısal boyutu açıklamak için ortaya çıkmış ve adını Platon’dan almıştır.

Platon’un aşkın varlığına bakışı, yaşamı boyunca hep arayan ve arzulayan Eros ile paraleldir. Platon’a göre insanın aşka ihtiyaç duymasının nedeni içindeki yoksulluk, fakirlik halidir. Bu hal, bir eksiklik duygusuna dönüşür ve bu duygu da tamamlanma arzusunu yaratır. Bu durum; belki de tek eşlilik ve sadakat kavramlarının kaynağıdır.

İnsanı en eski hallerine bakarak anlamaya çalıştığımızda; kendini tamamlayacak bir eş bulma ve ona sadık kalma güdüsünün yanı sıra, birçok kişi ile olma (çokeşlilik) güdüsüyle de karşılaşmaktayız.

İnsanoğlu gerçekten tek eşliliğe ve sadakate uygun mu?
Canlılar için en temel güdü kuşkusuz yaşamı sürdürme güdüsü, en büyük kaygı ise ölüm kaygısıdır. Canlı, ölüm kaygısından kurtulmak için ölümsüzlüğün bir yolunu arar durur. Ama bu nasıl gerçekleşecektir?

Eğer canlının türü devam ederse, bu bir tür ölümsüzlük anlamına gelmez mi? İşte cevabı bulduk: Ölümsüzlük türünü devam ettirmekle mümkün olabilir. O halde canlı; türünün devamlılığı için, yani sonraki kuşakta kendi genlerini sürdürmek için elinden geleni yapmalıdır. Türün devamlılığı için başarılı üreme gereklidir, bunun için döllenme maksimumda gerçekleşmelidir. Ve maksimum döllenme için türün erkeği ve dişisi gereken çabayı göstermelidir.

Doğada erkekler içgüdüsel olarak çok eşliliğe mi yöneliyor?
Doğadaki dişi ve erkek hayvanlara bakalım. Dişi ancak tek erkekten döllenebiliyor ve döllendikten sonra doğuma kadar, hatta daha uzun bir süre tekrar döllenemiyor. Hedefi hatırlayalım: Döllenme maksimumda gerçekleşmelidir. Dişi döllenmiş haldeyken, erkeğin dişinin tekrar döllenmeye hazır hale gelmesini beklemesi (sadakat) hedefe aykırı. Erkek birçok dişi ile eşleşme şansına sahiptir. Bu nedenle, durum bazı türlerde farklı olsa da, doğada birçok canlı türünde tek eşlilik yoktur. Erkek birçok dişi ile eşleşme eğilimindedir. Dişi de her seferinde başka bir erkekle… Bu nedenle doğadaki hayvanlar eşlerine sadakatsizlikle suçlanmıyor. Çünkü onlar sadece üremenin gerçekleşmesine ve böylece türün devamlılığını sağlanmaya çalışmaktadırlar.

İNSAN: İnsanın kendini tamamlayan bir eş bulma ve ona sadık kalma güdüsü ile türünün devamını sağlama güdüsü çatışıp durmakta mıdır?
İnsanın tek eşliliği, belki de zihinsel gelişimi ile birlikte yavaş yavaş oturan bir kavramdır. Yani ilkel insanın, başta tek eşli olmasa bile, zamanla içindeki tamamlanma güdüsü ile tek eşliliğe doğru geliştiği düşünülebilir. Çünkü insan biyolojik bir varlık olmasının yanı sıra hayvanlardan farklı olarak; anlama, bilme, yorumlama hatta sanat yapma yetisiyle biyolojik üstü bir varlıktır. Eğer doğadaki bu üstün varlık, yani insan tek eşlilik kavramını geliştirmemiş olmasaydı muhtemelen aşk, sadakat, aldatma, aldatılma, kıskançlık, bağlılık ve tutku gibi kavramlar da olmayacaktı. Ve bu kavramların olmadığı bir dünya, şimdikine kıyasla muhtemelen çok daha renksiz ve sıradan olacaktı.

İşte tam bu noktada tek eşlilik ya da çok eşlilik kavramlarının nasıl tartışılması gerektiği konusundan söz etmek istiyorum.

Felsefe tarihinde yer alan bir yaklaşıma göre toplumsal ilişkiler bir çeşit “sözleşme” üzerine kurulan ilişkilerdir. Bu nokta çok önemli: Kadın erkek ilişkisinde de, iki kişi arasında yapılan bir sözleşme söz konusudur. Kadın ve erkeğin sözleşme maddelerini birlikte belirlediği, ama yazılı ya da sözlü olmayan, yine de altına görünmez imzaların atıldığı bir sözleşmedir bu.

Bu sözleşmede; kadın ve erkeğin görevleri, sorumlulukları, yetkileri tanımlanmakta ve ilişkiye ait kurallar, yasaklar, yaptırımlar belirtilmektedir. Ama ilişkilerin çoğunda, hatta en resmisi olan evlilikte bile bu sözleşme, üzerinde açıkça konuşulan bir sözleşme değildir. Her bir birey kendince maddeler belirlemiş ve karşı tarafın da bunları kabul ettiğini var saymıştır. Oysa tarafların maddeleri birbiriyle çelişen maddeler olabilmektedir. Ve ancak sıkıntılar yaşanmaya başlanınca durum anlaşılır. Galiba ilişkilerde yaşanan “sadakatsizlik sorunu”nun kaynağında, bu karşılıklı bilgi yetersizliği yatmaktadır.

Sözleşmedeki Sadakatsizlik Maddesi: Sadakatsizlik mi aldatma mı?
İlişkide sadakatsizlik söz konusu olduğunda ilişkinin sona ereceği düşüncesi oldukça yaygındır. Ya da en azından sona erdirilmesi gerektiği düşüncesi vardır. Ama burada, sadakatsizlik konusundaki sözleşme maddesine bakılması gerekir.

Elbette, birçok toplumsal ilişkide olduğu gibi kadın erkek ilişkisinde de, toplumsal etik değerler belirleyici olma özelliği taşımaktadır. Dolayısıyla ilişkilerde sadakat konusundaki sözleşme maddesi genellikle mutlak sadakate dayanmaktadır. İşte bu durumda, aldatma kavramı ortaya çıkmaktadır. Sadakat üzerine kurulu bir ilişkiyi kabul etmek ve buna rağmen sadakatsizlik etmek “aldatma”dır. Oysa zaten sadakat sözü vermediyse, buna uymak zorunda da değildir. Dolayısıyla her sadakatsizlik aldatma değildir.

Biliyoruz ki, sadakatsizliğin var olduğu ama ilişkinin sona erdirilmediği birçok durum yaşanmaktadır. Örneğin; “Eşime ve çocuklarıma karşı görevlerimi yerine getiriyorum. Ama dışarıda farklı bir hayatım var. Bu aileme zarar vermez.” diyen erkekler vardır. Kadınlar da “Kocam nasıl olsa kürkçü dükkanına döner. Diğer kadınlar geçici, ben kalıcıyım.” diyebilmektedir. Bu örnekteki durum sadakatsizliktir ama aldatma değildir ve çiftin bu konudaki sözleşme maddesi açıktır: Erkek belli çerçeve dahilinde sadakatsizlik edebilir.

Kendi ilişki sözleşmemizin farkında mıyız?
Bireylerin sadakat konusundaki anlayışları çok benzer hatta aynı olabilir. Örneğin; her iki birey için “koşulsuz, mutlak sadakat” anlayışı söz konusu olduğunu ve sözleşmede de bu noktanın net belirtilmiş olduğunu düşünelim. Bu durumda, bu ilişkide “aldatma”nın kesinlikle olmayacağı söylenebilir mi?

Cevap: Hayır…

Mutlak sadakat üzerine kurulmuş bir ilişkide aldatma söz konusu olduğunda, bu ilişkiyi bitirmek de devam ettirmek de çok zordur. Her iki durum da acı verici ve çiftleri birbirinden uzaklaştırıcıdır. Mutlak sadakat beklentisine teslim olmuş olan kişi, aldatılınca kendisini bir çözümsüzlüğün içinde bulur. Oysa yaşamda her zaman sorunlar olacaktır ve ihtiyacımız olan tek şey sorun çözmeye yönelik bir yaklaşımdır. İşte bu yaklaşım sadakatsizliği değilse de, sadakatsizlikle karşılaşıldığındaki çözümsüzlüğü ortadan kaldıracaktır.

O halde ilişkide sözleşmeyi yaparken sadakat maddesini, “koşulsuz, mutlak sadakat” yerine “ihtiyaçlar karşılandığı sürece sadakat” şeklinde oluşturmalıyız. Böylece ilişkide sadakatsizlik ile karşılaştığımızda; ya ilişkiyi bitirmek ya da sadakatsizlikle yaşamayı seçmek zorunda kalmayız. Örneğin, “Hangi ihtiyaç ya da ihtiyaçlar karşılanmadı ve sadakatsizlik yaşandı?” diye sorar ve cevaplarla bir çözüme yönelebiliriz. Bu çok daha acıtmayan bir yaklaşımdır.

“Artık eşim bana yakın değil. Beninle ilgilenmediğini düşünüyorum. Oysa benim ilgiye ihtiyacım var. Bu nedenle başka biriyle beraber oluyorum.” diyen bir kişiyi düşünelim. Doğru bakıldığında bu durumun “sadakat” maddesinin ihlali anlamına gelmediğini görebiliriz. Çünkü sadakat, “ihtiyaçlar karşılandığı sürece sadakat” şeklinde tanımlanmıştı.

Sadakatsizlik benim başıma gelirse ne yaparım?
“Sadakatsizlik benim başıma gelirse ne yaparım?” diye düşünmek çoğumuz için can sıkıcıdır ve bu düşünceyi aklımıza geldiğinde hemen uzaklaştırmaya çalışırız. Ama doğru yapılmış sözleşmeler ve sorunlar yaşandığında çözüme yönelik yaklaşımlar için “Sadakatsizlik benim başıma gelirse ne yaparım?” diye düşünmek ve cevabı bilmek çok önemlidir.

SON SÖZ
Birbirimizi bağışlayabilmeden önce, birbirimizi anlamamız gerekir.

Emma Goldman

Çift Terapisi İçin Örnek: Dilek ve Bekir
Karısı tarafından aldatılan koca, boşanmayı düşünmüş ama yapamayıp evliliğini sürdürmeye karar vermişti. Kadın, adamın kendisini hayatından çıkaramamasından memnun ama ödemesi gerekecek bedelden endişeliydi. Kadında büyük bir suçluluk duygusu erkekte ise evliliği nasıl sürdürebileceğini bilememe vardı. Ayrılamamışlardı ama bir arada olmak ikisi için de dayanılmazdı.

Kadın, Dilek 39 yaşında, hoş ve şıktı. 13 yıllık evlilik ondan neşesini ve enerjisini almıştı. Koca, Bekir 43 yaşındaydı ve çok çalışıyordu. Gelecekte daha yüksek standartta bir hayat yaşayabilmek için şimdiki hayatı yaşamıyordu. Bekir’in hayatı toplantılar, yurtdışı seyahatleri, iş yemekleri, evdeyken bile yapılan iş telefonlarıyla doluydu. Ama çapkın değildi, karısını hiç aldatmamıştı. Sekse pek öyle düşkün değildi. Dilek ile bile aylarca yatmadığı oluyordu. Zaten buna zamanı ve enerjisi kalmıyordu.

Dilek evliliğin başlarında Bekir’e derdini anlatmayı denemişti. “Ben yokmuşum gibi yaşıyorsun” deyip durmuştu. Ama Bekir ailesinin geleceği için çalışıyordu. Biri 10 biri 8 yaşında iki kızları vardı. Aslı ve Nesli kolejde okuyorlardı ve belki de üniversiteyi yurtdışında okumayı isteyeceklerdi. Yüzmeye gidiyorlardı, Nesli bir de piyano dersi alıyordu. Masraflar çocuklarla beraber büyüyordu. Dilek’in ve kızların istekleri, Bekir’in iş hırsı her geçen gün artıyordu. Çok para kazanmak artık amaç olmuştu, araç değil.

Dilek resim bölümü mezunuydu ama neredeyse 10 yıldır hiç resim yapmamıştı. Evlendikten bir yıl sonra çalıştığı reklam ajansından ayrılmış bir daha da çalışmamıştı. Aslında evliliğin başında maddi durumları bu kadar iyi olmadığı için çalışsam diye düşünmüş ama çalışmamak ona galiba daha kolay gelmişti. Zaten kısa süre sonra Bekir’in hırsına verdiği destek, maddi olarak çok rahatlamalarını sağlamıştı. Dilek, Bekir’i istemeyeceği bir adama çevirmek için farkında olmadan elinden geleni yapmıştı.

Bekir sadece karısı ve çocukları için deli gibi çalıştığını söylese de aslında galiba başka bir şey yapmayı bilmiyordu. Üniversiteden beri üzerinde çalıştığı tek rolü vardı: Başarılı iş adamı rolü. Kot pantolon giymeyeli neredeyse on yıl olmuştu. Pazar günleri dahil…

Daha fazla para maalesef Dilek’in daha mutlu olmasını sağlamadı. Daha zor mutlu olan, tatmin olmayan bir kadın halini almasını sağladı. Takılar, daha iyi bir araba, istediğin yere tatile gitmek (kocasıyla 2-3 günden çok tatil yapamasa da, kızlarla uzun tatiller yapmasına hiç engel yoktu), her istediğini satın almak kendini daha büyük bir boşlukta hissetmesine sebep oluyordu. Sonunda hayatına anlam katacak bir şey buldu: Spor. Deli gibi spor yapmaya başladı. Sabah erkenden spor salonuna gidiyor saatlerce spor yapıyordu. Eskiden biraz biraz oynadığı tenise merak sardı yeniden. Kısa sürede tüm hayatı tenis oldu. Arkadaşları ve ailesi onun için “neredeyse tenis raketi ile yatacak” diyorlardı. Ama o tenis hocasıyla yattı.

Aslında talihsiz bir şekilde duyulmamış olsaydı bu ilişki Dilek için, küçük bir kaçamak ve ekstra egzersiz olarak kalacaktı. Ama en olmayacak şey oldu ve Dilek’i sevgilisinin evinden birlikte çıkarken Bekir’in bir arkadaşı gördü. Kaçış yoktu çünkü Bekir’in arkadaşı Murat, onlarla aynı spor kulübüne üyeydi ve tenis hocası Yıldırım’ı çok iyi tanıyordu. Haber hemen Bekir’e uçtu.

O gün, Bekir’in kendi değimiyle “uyandığı gün”dü. Terapi boyunca sık sık “Ben yıllardır uyuyormuşum Arzu Hanım. O gün uyandım” diyordu. Ama kastettiği öyle olumlu bir uyanma, farkına varma, aydınlanma değildi. Gördüğü güzel bir rüyadan uyanmak gibiydi. Öylesine derin ve rehavet içinde uyumuştu ki, ancak zorla uyandırıldığında yatağını ıslattığını fark etmişti. Şimdi; hem yatağını ıslatan bir “sidikli” olarak “durumu kimler fark etti?” türünden endişeler yaşıyor, hem de bu pisliği temizlemesi gerektiğini biliyordu. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.

Bekir durumu öğrenince ilk olarak Dilek’in annesi Necla’yı arayıp kızını şikayet etti. Çünkü biliyordu, kimse karısına annesinin vereceği kadar büyük bir ceza veremezdi. Kızının yaptığı şeyi “hata” değil “büyük bir suç” olarak gören Necla gerçekten de en büyük cezaya mahkum etti Dilek’i. O günden beri onunla konuşmuyordu. Dilek’in evden ayrıldığı ve desteğe en çok ihtiyaç duyduğu günlerde annesi telefonlarını bile açmamıştı. Bir süre arkadaşı Esra’nın yanına sığındı Dilek. Orada da suçlu suçlu bir kenarda oturdu sessizce ve en eski arkadaşlarından biri olan Esra’nın bile onu anlamasını beklemeye cesaret edemedi.

Bekir aldatılması haberinin arkadaş ve iş çevresinde (aslında ikisi de aynı çevreydi) hemen duyulduğunu tahmin ediyordu. Kimse yüzüne vurmuyordu ama o bakışlardan anlıyordu. İki tür bakış vardı; “acıyan” ve “içten içe gülen”. Bekir bunların ikisine de tahammül edemiyordu. Çünkü başarılı iş adamı rolüyle hiç bağdaşmayan sıfatlar yüklüyordu bu bakışlar ona. “Zavallı” ya da “Safsalak” sıfatlarına hiç hazırlıklı değildi.

Bekir gururunu kurtarmak için önce karısının evden hemen gitmesini istedi. Yakalandıktan sonra Bekir sorunca önce inkar etse de sonunda itiraf eden Dilek, söz hakkı olmadığını düşündüğünden evden uzaklaşmayı kabul etti. Kızlara acil bir seyahat yalanı uyduruldu. Dilek bir hafta kadar uzaktayken çocuklar çok huzursuzlandılar. Bekir buna dayanamadı. Ama kızlara acıdığı için değil. Kimsenin duygularını anlayacak durumda değildi. Sadece kızların şikayetlenen sesleri her akşam kulağını tırmalıyordu. Sonunda Dilek’in eve dönmesini istedi ve kendisi evden çıktı. Yedi hafta otelde kaldı. Ama yeni rolünü benimseyememişti, eski rolünü ise çoktan kaybetmişti. Kimliksiz ve çok daha karmaşık bir halde eve geri döndü. Dilek önce sevinse de, ikisi için asıl zorluğun yeni başladığını biliyordu. Bekir ise eve geri dönmesinin her şeyi çözeceğini sanıyordu.

İki hafta sonra bana terapiye gelmeye karar verdiler. İlk seansa barışmış olarak geldiler. Barışmış olmayı şöyle tarif ediyorlardı: “Biz birbirimizden vaz geçemediğimizi anladık. Evliliğimizi sürdüreceğiz. Ama bu olayı atlatmak için yardıma ihtiyacımız var.” Birkaç seans sonra “barışmış” olmaktan çok “karışmış” olduklarını anladılar.

Dilek’in kafası karmakarışıktı. Yaşadığı kaçamak onun için, hem “yıllarca suyun altında nefessiz kaldıktan sonra su yüzüne çıkıp derin bir nefes almak” gibiydi, hem de “bundan sonra boynu eğik gezeceği kadar ağır bir suç”tu. Bekir’in durumu ise daha karışıktı. İlk seansta normal görünüp hatta arada espriler yapan Bekir, üçüncü seanstan sonra boş boş bakmaya başlamıştı. Kendi değimiyle “tüm iç organları çalınmış” gibi hissediyordu. Acısını bu kadar anlaşılır biçimde tarif etmesi beni derinden etkiledi.

Benden ne beklediklerini sordum. Hem de defalarca… Cevap veremiyorlardı, çünkü bilmiyorlardı. Her seanstan sonra uzun uzun çalışıyor, nereye nasıl müdahale edeceğime karar veremiyordum. Birkaç damarı tıkalı bir kalbe, kapakçık ameliyatı yapar gibiydim. Sonunda bir süre hiçbir şey yapmamaya, durup izlemeye karar verdim. Sonradan bu kararımın verilebilecek en doğru karar olduğunu anlayacaktım.

13 Yıldır doğru dürüst konuşmayan, birbirine dokunmayan, şefkatli bir söz söylemeyen bu kadınla erkek, ısrarla birbirlerini sevdiklerini söylüyorlardı. Zamanla anladım ki, bu kaybetme korkusuydu. Yokluğu bilmeyen ve hiç kayıp yaşamamış olan kişiler için kaybetmek ölümden beterdir.

Birbirleri olmadan da yaşayabileceklerini onlara göstermek, buna inandırmak istiyordum. Çünkü teknik inceleme sonucuna göre, bu evlilikte kurtarılacak bir şey kalmamıştı. Ama çok direndiler. Anlayamadığım biçimde ikisi de, ne pahasına olursa olsun sürdürmek istiyorlardı. Dirençlerini kırmak çok zordu.

Sonunda direnç kırıldı. Ama benim direncim… İki aya yakın bir süredir terapi sürüyordu ve ben ancak o zaman vazgeçtim. Onlara bu birliktelikten vazgeçip kendi yollarına gitme isteği vermekten vazgeçtim. Dedim ki; “Madem sürdürmek istiyorlar, peki, bunun için onlara yardım edeceğim.”

O günden sonra sadece affetmeye yönelik çalışmaya başladık. Affetmek üzerinde çalışırken suçlamaları anlamak gerekiyordu. Ama suçlama konusu Dilek ve Bekir için çok karmaşıktı.

Dilek sadece kendini suçluyordu. Bekir ise, karısı dışında herkesi… Bu çok ilginçti. Bekir’e bir kez bile “Dilek’e kızgınım” dedirtemedim. O, en önce tenis hocası Yıldırım’ı suçluyordu. O, hayatlarını altüst eden hain kurttu. Dilek ise bir kurban… Bekir’e göre Yıldırım dışında suçlu olan daha birçok kişi vardı: Dilek’in arkadaşları, ağabeyi, annesi, Bekir’in anne ve babası, kızlar, hatta Bekir’in kendisi bile suçluydu. Ama Dilek değil… Sonraları anladım ki, Bekir’in evliliği sürdürebilmek için bulduğu tek çözüm Dilek’i bir kurban olarak görmekti. Dilek’in bu olayda bir sorumluluğu/suçu olursa onu affedemeyeceğini düşünüyordu. Çünkü Bekir affetmeyi bilmiyordu.

Dilek ise Bekir’in kendini suçlamamasıyla daha da suçlanıyor ve kendine lanet okuyup her seansta deliler gibi ağlıyordu.

Hedefimi belirledim: Dilek kendini affetmeliydi. Bekir ise Dilek’i suçlamalıydı. Çünkü affetmek için önce suçlamak gerekiyordu.

Oyun:
13 Yıldır birbirinin gözünün içine bakmamış olan bu çifte, ilk olarak “konuşan ayna” oyununu oynattım.

Konuşan Ayna:
Yüz yüze oturun. Biriniz ayna, biriniz de aynaya bakan kişi olacaksınız. Daha sonra rol değiştireceksiniz. Aynaya bakan kişi konuşmadan aynanın gözünün içine bakacak. Ayna ise; kendisine bakan kişinin yüzünde, bakışlarında, derinlerde neler gördüğünü söyleyecek. (Şuan şöyle hissediyorsun, bunları düşünüyorsun, şunları istiyorsun ve gözlerinde bunları görüyorum gibi…)

Ev Ödevi:
Dilek’in bir iradesi var. “Evet” ya da “hayır” demeyi biliyor. İstemediği bir şeyi ona kimse yapamaz/yaptıramaz. Bekir’in bunu görmesi için Dilek’in bir iradesi olduğunu gösteren bir ev ödevi verdim. Çünkü, Bekir’in Dilek’i önce suçlaması gerekiyor ki sonra affedebilsin.

Karım asla yapmaz!
* Koca ile yalnız görüşme yapılır. Yapılan görüşmede amaç, karısının asla yapmak istemeyeceği şeyleri öğrenmektir. (Örneğin saçlarını sarıya boyatmak ya da kısacık kestirmek, hiç yemediği ve tiksindiği bir yiyeceği yemek, nefret ettiği tarzda giyinmek gibi…)
* Görüşme sonunda “karım asla yapmaz” türünden bir davranış belirlenir.
* Kocanın görevi, bunun bir ödev olduğunu ve terapinin bir parçası olduğunu belli etmeden karısına bu davranışı yaptırmaktır. (Örneğin çok sevdiği uzun saçlarını kısacık kestirmesini sağlamak.)
* Koca bu davranışı karısına yaptıramadığını gördüğünde karısının bir iradesi olduğunu anlayacaktır.