SON TV

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Miyasoğlu okumalarım lise yıllarımda başladı. “Teşkilat” tarafından bizlere hararetle tavsiye edilen bir yazar değildi ama ben “Bir ırmak ne kadar çok dereden beslenirse, suyu o kadar çok, minerali o kadar fazla olur” mazmununca, “teşkilat”ın tavsiye listesinde olmayan yazarları da okurdum.

Miyasoğlu, edebî endişelerinin yanı sıra, hem İslâmiyet hem de Türklük vurgusu yapan bir edebî şahsiyet ve edebiyat araştırmacısıydı. (O zamanlar, ideolojik okumalar yoğunluktaydı ve biz de sıkı bir Türk Milliyetçisiydik. Bizden olmayanları okurken üfleyip de okurduk. )

Daha sonra Miyasoğlu’nu Suffe Yıllıkları yayınlarında gördüm ve hep takip ettim; yazdıklarını okudum.

Rahmetli ile İstanbul’da bir kaç mahfilde karşılaşmıştık ama hiç konuşma fırsatımız olmamıştı. Onunla ilk defa bir kaç yıl önce, Elazığ’da Nazım Payan ve arkadaşlarının çıkarmakta olduğu Bizim Külliye dergisinin Türkü Özel Sayısı için görüşmüştük telefonla ve benden hararetle Semai Kahveleri ile Türküler arasındaki ilişkiyi yazmamı istiyordu. “Türkülerin Merkez Üssü Semai Kahveleri” başlıklı bir yazı yayınladım Bizim Külliye’de. Ondan sonra rahmetli ile sık sık telefonda görüştük.

Ekim 2011’de İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz Ömer Seyfeddin sempozyumuna mutlaka katılmamı ve 2007’de Gönen’de gerçekleştirilen sempozyumda sunduğum “Monark Metinlerinden Modern Hikâyeye” konusuna, gene Ömer Seyfeddin hikâyelerini örnek alarak devam ettirmemi istiyordu.

Ertesi yıl, Kültür Bakanlığınca neşredilen Ahmed Midhat kitabı için bir yazı istedi. Letâif-i Rivâyât ile ilgili bir yazı gönderdim.
***
Yıllarca birbirimizin yazdıklarını takip etmiştik ama hiç oturup edebiyat meselelerini uzun uzun tartışamamıştık. Bunun acısını, son yıllarda gerçekleştirdiğimiz telefon görüşmeleri ile telafi etmeye çalıştık. Olsundu… Telefon şirketleri kazanıyordu ama sohbetsiz geçen yılları da telafî ediyorduk.
***
Miyasoğlu, hep edebiyat endişesiyle yaşadı… Zamana karşı her zaman telaşlı bir hâli vardı. Söylemek isteyip de söyleyemediği; yazmak isteyip de yazamadığı o kadar çok şey vardı ki!…

Ben onun en çok, dil karşısındaki tutumunu sevmiştim.O, “medeniyet dili”nden asla vaz geçmemiş, düşünceyi maziden koparan “öztükçecilik” akımına hiç yüz vermemişti. Dilin çok iyi bir muhafaza ve süreklilik aracı olduğunun şuurunda biriydi. Bu yüzden, dilde hiç fantezilere kapılmadı.

Roman yazdı, şiir yazdı, inceleme eserleri yazdı… “Fenâ fi’l-yazı” olmuş biriydi ama daha çok bu mazlum millete borcunu ödeyememe gibi bir telaşı vardı.
***
Onu ilk gördüğümde, tip itibâriyle İbnül Emin Mahmut Kemal İnal’a benzetmiştim. Yüzü, boyu, hal hareket ve tavrı, niyeyse, İbnül Emin’i andırırdı bana. Tabii bir de edebiyatla olan yoğun ilişkisi ve yazarlar, şairler ve eserleri hakkındaki bilgisinin de bunda etkisi olsa gerek.

Mustafa Ağabey “edebiyat” âleminden “ebediyet” âlemine göçtü… Orada Necip Fazıllar, Âsaf Hâletler, Mehmet Akifler ve İbnül Eminlerle beraber.

Ruhun şâd, mekânın cennet olsun Mustafa Ağabey!…