SON TV

Türk barışı

Mısır ve Suriye olayları, Türkiye içinde de zihniyet berraklaşmasına yol açtı. İsteyen “kutuplaşma” desin ama gerçek bu. Hem kutuplaşsak ne olur!… Bugüne kadar kutuplaşma yok muydu? Cumhuriyet kurulalı beri yaşanan kutuplaşmada, hep hor görülen, yok sayılan makhûr olan, bu mazlum milletin kutbu değil miydi?… Şimdi hor görülenlerin kutbu siyasî iktidarı partizan cumhuriyetçilerin elinden aldı; daha yeni yeni “muktedir” olmaya başladı. Partizan cumhuriyetçiler başladılar “Kutuplaşma oluyor!…” diye ciyaklamaya… Bundan sonra böyle!… Yerseniz!…

“Mısır ve Suriye olayları, Türkiye içinde de zihniyet berraklaşmasına yol açtı.” diyorduk; laf başka yöne kaydı…

Evet, Mısır ve Suriye’de olanlar ve Türkiye’nin her iki ülkede de muhalefeti desteklemesi, bizim iç muhalefeti gerdi. Hadi CHP’yi anlarım; ya MHP’lilere ne oluyor?…( Dikkat ederseniz “MHP’ye” demedim; MHP’lilere..” dedim. Allah’ı var, Bahçeli Mısır ve Suriye konusunda, tabanındaki müfritler gibi düşünmüyor.)

İnternete, sosyal paylaşım sitelerine, gazetelere bakıyoruz, iktidarın Mısır ve Suriye konusunda takip ettiği politikayı, MHP’liler de eleştiriyorlar.
Hepimiz Osman Turan’ın “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi” kitabını ezberlememiş miydik?
Hepimiz “İ’lâ-yı kelimetullâh” (Allah’ın adını yükseltme) için mücadele etmiyor muyduk?

Hani Kızılelma’cıydık?…

Ulan hani biz eskiden “Nizam-ı âlem dâvâsı” güdüyorduk?…
Bırak bütün âlemi, burnumuzun dibinde Suriye’de ve az ötede Mısır’da diktatörler kan döküyor; mazlûm halklarını inim inim inletiyor; ülküdaşlarımız (!) “Bize ne?… Biz PKK ile boğuşurken, Azerbaycan’da, Kerkük’te, Doğu Türkistan’da Türk kanı dökülürken, Arapların gıkı çıktı mı?…” diye soruyorlar…
Bu ne dejenerasyondur!…
Bu ne pis bir değişimdir!…
Bu ne rezil bir zihniyettir!…
Bu, partizan cumhuriyete ne teslim oluştur!…
Efendiliği unutmuş ne köleci bir anlayıştır bu!…
Türk’ün fıtratı, barış temin etmektir ve dünya 100 yıldır bu barışa hasrettir.

Tarihe bakalım

Ortadoğu, tarihin en barışçıl dönemini Selçuklu ve Osmanlı zamanında yaşamıştır. Türklerin kendi aralarındaki boy ve aşiret gibi etnik yapılanma dahil, diğer etnik gruplar, bu iki imparatorluk döneminde etnik kimliklerinden sıyrılarak bir imparatorluk kimliği ile bin yıldır kendi kimliklerini yeni bir hamûle hâlinde yeniden tesis etmişlerdir. Batı Türklüğü (Oğuzlar), Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Farslar, Araplar ve Kürtler’i de içine alan, dünyanın en güçlü siyasî oluşumunu meydana getirerek, Kuzey Afrika dahil, bu coğrafyayı bir barış adası hâline getirmiştir.

Safevî tehdidi ve Türk Barışı

Tarihe bakılırsa, Osmanlı’nın en büyük Doğu seferleri Çaldıran (1514) , Mercidâbık (1516) ve Ridaniye (1517) ‘dir ve bu üç savaş da Safevîlerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu tehdidiyle yaşanmıştır. Memlûklular, Safevîleri desteklemeseydi; Mısır, Yavuz’un aklından bile geçmezdi.

Kanûnî’nin 1533-1536 Doğu seferi, bir fetih hareketi değil; âsâyişin temini sebebiyle gerçekleşmiştir. Kanûnî’nin 2. Doğu seferi (1547-1548) ise Şah İsmail’in kardeşi Elkas Mirza’nın daveti üzerine, bozulan âsâyişi temin etmek üzere düzenlenmiştir.

4. Murad’ın Bağdat seferi de önceden planlanmış bir sefer değildir. Osmanlı’nın Bağdat muhafızı Bekir Subaşı, kaşınıp bağımsızlık ilan etmeye kalkmasa ve Safevîlere sığınmasaydı (1623) 4. Murad İstanbul’daki rahatını bozup yollara düşmeyecekti.

Başta Revan seferi olmak üzere, diğer seferler de, Safevîlerin bölgedeki tehditleri sonucu düzenlenmiştir. Dikkat edilirse, Osmanlı, tehdit unsuru olmayan Doğu coğrafyasına sefer düzenlememiştir.

Birlik ve barış coğrafyası

Amacım, sizlerin de bildiği tarih konularını tekrar etmek değil. Lafı şuraya getirmeye çalışıyorum: Ortadoğu ve Kuzey Afrika, en uzun süreli barışı Selçuklu ve Osmanlı zamanlarında yaşamıştır ve Araplar da Kürtler de tek siyası yapıda olma imkânını sâdece Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bulabilmişlerdir.

Osmanlı dağılınca, Araplar 14 ayrı devlete, Kürtler de dört parçaya bölünmüştür. Bu parçalanıp bölünmeden, sadece İran kurtarabilmiştir kendini.

Doğu’ya âsâyişi temin için; batıya i’lâ-yı kelimetullah’ı yükseltmek için giden, kısacası “nizâm-ı âlem” için yollara düşen Osmanlı’nın torunları da dünyaya nizâmât vermek mecburiyetindedir. 90 yıldır içine kapalı, dünyadan kopuk ve edilgen bir politika takip ederek köleci bir zihniyete mahkûm edilen Türk politikası, dünyanın neresinde düzen bozulduysa, oraya müdahale etmek mecburiyetinde olan bir efendinin politikası olmalıdır. Bu bizim, ilk büyük örneğini 751’de vuku bulan Talas savaşından beri gösterdiğimiz fıtrî bir özelliğimizdir.

İşte böyle!…

Ağzını açtı mı “Türk” lafı edenler, İslamla şereflenmiş Türk’ün bu fıtrî özelliğini unutunca ortaya CHP’li bir MHP’lilik garabeti çıkıyor.

Valla ben Hurde teferruatla uğraşmam. Hâlâ “i’lâ-yı kelimetullah” dâvâsı güdüyorum; hâlâ “nizam-ı âlem”ciyim; hâlâ “Kızılelma” sevdası ile yollara düşen Osmanlı askeri gibiyim ve Osmanlı Meclis-i Meb’ûsan’ın aldığı ve Birinci Meclis’in devam ettirdiği Misak-ı Milli’den yeniden başlamak için gecesini gündüzüne katan biriyim… Yani “Türk barışı”nı yeniden tesis etme delisiyim.