SON TV

McKinsey gerçekleri! Türkiye yeniden IMF’nin arka bahçesi mi yapılmak isteniyor?

Doçent Doktor Cemil Erarslan, SON TV için yazdığı yazıda McKinsey'in gerçeklerini ortaya koyarken 'Türkiye yeniden IMF'nin arka bahçesi mi yapılmak isteniyor?' sorusuna da cevap verdi.

McKinsey gerçekleri! Türkiye yeniden IMF’nin arka bahçesi mi yapılmak isteniyor?

Doçent Doktor Cemil Erarslan, SON TV için yine çarpıcı bir analiz oraya koydu. Cemil Erarslan yazısında dünyanın önde gelen danışmanlık firması olan McKinsey’nin gerçeklerini yazdı.

İŞTE O ÇARPICI ANALİZ

“Yeni Ekonomi Programı (YEP)” kapsamında, kamu kesiminde kaynakların verimli kullanılması, maliyetlerin ve harcamaların azaltılması, gelirlerin kalitesinin arttırılması amacıyla, Hazine ve Maliye Bakanlığı bünyesinde kurulması düşünülen Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi’nin çalışmaları için bakanlık, birçok uluslararası danışmanlık şirketine çalışma yaptırdı. 27 Eylül 2018 tarihinde söz konusu çalışmalarda sona yaklaşıldı ve bu çalışmalar arasında dünyanın önde gelen danışmanlık firması olan McKinsey’in adı öne çıktı. Bu da kamuoyunda McKinsey’e yönelik birçok tartışmayı beraberinde getirdi.

Söz konusu tartışmaları aydınlatabilmek için kaleme alınan bu yazımızda, öncelikle McKinsey şirketinin kuruluşu, özellikleri, faaliyet alanları üzerinde durulacaktır. Sonrasında Türkiye ile McKinsey arasındaki ilişkilerin tarihine, McKinsey’in geçmişindeki en önemli başarısızlıklara, karanlıkta kalan noktalara ve gizli bağlantılarına değinilecektir. Aynı zaman da Türkiye ekonomisinde 2018 yılının Ağustos ayından itibaren yaşanmaya başlayan ve son zamanlarda dengelenme yoluna giren finansal ve reel ekonomik sorunları fırsat bilen bazı eski alışkanlıkları olan kesimler ile küresel parasal merkezlerin, kamuoyundaki McKinsey tartışmaları üzerinden, Türkiye’yi tekrardan IMF ile bir anlaşmaya götürmek isteyip istemediği sorunsalı üzerinde de durulacaktır.

MCKİNSEY’İN KURULUŞU, ÖZELLİKLERİ VE FAALİYET ALANLARI

1926 yılında ABD’nin Chicago şehrinde, Chicago Üniversitesi Profesörlerinden olan James Oscar McKinsey tarafından kurulan “McKinsey&Company”, dünyanın ilk yönetim danışmanlığı kuruluşudur. Merkezi New York’da bulunan McKinsey şirketinin, İstanbul’da dahil olmak üzere 120’den fazla ofisi bulunmaktadır. 60’dan fazla ülkede ofis açan McKinsey&Company, 130 farklı diden 16.000’den fazla danışman ve yaklaşık olarak 2.000 kişilik profesyonel araştırma ekibi istihdam etmektedir. Müşterilerinin yaklaşık %40’ı Avrupa’da, %35’i Amerika’da, %15’i Asya Pasifik’te ve %10’u Orta Doğu ve Afrika’da yer alan McKinsey, işletmelere, kamu kuruluşlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve kar amacı gütmeyen kuruluşlara hizmet veren global bir yönetim danışmanlığı firmasıdır.

McKinsey şirketinin İstanbul Ofisi, 1995 yılında kurulmuştur. İstanbul Ofisi, telekomünikasyon, finans hizmetleri, grup şirketler/holdingler, başlıca kamu sektörü girişimleri için (bankacılık sistemi reformu, enerji ve telekom sektörlerinin yeniden yapılandırılması ve genel özelleştirme gündemi gibi) resmi ve bağımsız düzenleyiciler, Türkiye’deki sektörler ile ilgilenen çok uluslu şirketler ve sivil toplum kuruluşları gibi farklı sektör ve alanlarda faaliyet gösteren çok sayıda müşteriye hizmet vermiştir.

TÜRKİYE İLE MCKİNSEY İLİŞKİLERİNİN TARİHİ

Türkiye’nin McKinsey şirketi ile ilişkileri, yeni başlayan bir ilişki olmayıp, tarihsel süreç içerisinde 1980’li yıllara kadar uzanan bir maziye sahiptir. McKinsey şirketi, ilk olarak 1980’li yılların ortasında dönemin hükümetinin talebi üzerine, Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyeliği başvurusunun şekillendirilmesinde rol oynamıştır. 1985-1987 yılları arasında Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik başvurusundaki danışmanı olan McKinsey’in, 14 Nisan 1987 tarihli başvurumuzun altında imzası bulunmaktadır. Sonrasında McKinsey, 1990’lı yıllardan itibaren başta “Özelleştirme İdaresi Başkanlığı” olmak üzere, özellikle bankacılık ve özelleştirme alanında devletin farklı birimlerine danışmanlık yapmıştır.

1996 yılında Başbakanlığa bağlı Yüksek Denetleme Kurulu’nun, McKinsey’in özelleştirme konusundaki hizmetlerinin yeterli olmadığı ve beklentileri karşılamadığı yönünde bir rapor hazırlaması üzerine, dönemin hükümeti McKinsey’den aldığı danışmanlık hizmetlerine son vermiştir.

McKinsey’in Türkiye’de kamu sektörü için danışmanlık faaliyeti verdiği bir diğer dönem de, 2000 ve 2001 yıllarında yaşanan ekonomik kriz sonrası dönemlerdir. McKinsey şirketi, 2000 yılında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesindeki 8 bankanın satış stratejileri konusunda danışmanlık hizmeti sağlamıştır. Aynı yıl içerisinde TRT’nin yeniden yapılandırılması için de bir plan geliştiren McKinsey, 2004 senesinde de Ziraat Bankası ve Halk Bankası’nın özelleştirmesine yönelik yol haritası ve 2001 krizi sonrası TMSF’ye devredilen Pamukbank’ın Halkbank’a entegrasyonu için çalışmalarda bulunmuştur.

MCKİNSEY HAKKINDA DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

Buraya kadar anlatılan bilgiler ışığında, 1980’li yıllardan beri Türkiye’de hükümetlerin zaman zaman McKinsey’den danışmanlık hizmetleri aldığı açıkça görülmektedir. Bugün geldiğimiz noktada hükümet, Hazine ve Maliye Bakanlığı bünyesinde kurulması düşünülen, Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi’nin kuruluş çalışmaları için dünya örnekleri çerçevesinde uluslararası danışmanlık şirketlerine bir çalışma yaptırıyor.   Burada sadece McKinsey yok, birçok yerli ve yabancı uluslararası danışmanlık kuruluşu da önerilerde bulunuyor. Fakat en eski ve daha geniş finansal olanaklara sahip bir kurum olması nedeniyle, McKinsey’in yaptığı öneriler daha fazla öne çıkıyor. Dolayısıyla kamuoyunda kimi çevrelerin, sanki Türkiye’de ilk kez bir hükümet McKinsey’e çalışma yaptırıyor gibi göstermesi büyük bir algı operasyonudur. Yine aynı çevrelerce dile getirilen “McKinsey eliyle Düyun-u Umumiye İdaresi kuruluyor” tarzındaki yorumları da skandal niteliğindedir.

Üstelik Yeni Ekonomi Programı’nda, kurulması düşünülen “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” nin çalışmaları için, sadece ofislerin kurulumu konusunda söz konusu şirketten öneri almayı düşünüldüğü de göz önüne alınacak olursa, “Türkiye ekonomisinin kontrolü ABD menşeili şirkete devredildi” gibi yorum veya analizler yapanların, bilgi düzeylerinden veya iyi niyetlerinden kuşku duyulması gerekir.

McKinsey olayının iç yüzü aslında şöyledir: Hazine ve Maliye Bakanlığı, yeni kurulacak ofis çalışmalarının nasıl olabileceği ve dünya örnekleriyle ilgili bir ön çalışma yaptırdı. Sadece McKinsey danışmanlık şirketinden değil, dünyadaki birçok danışmanlık firmasından öneriler toplandı. Söz konusu bu öneriler için bakanlık, hiçbir ücret ödemediği gibi resmi bir anlaşma da yapılmadı. Danışmanlık şirketlerinden gelen önerileri inceleyen bakanlık, kurulması düşünülen ofis çalışmalarının bakanlık bünyesinde bulunan bürokratlarla yapılacağını ilgili şirketler bildirdi. Dolayısıyla McKinsey şirketi ile Hazine ve Maliye Bakanlığı arasında hiçbir surette anlaşma veya sözleşme yapılmadı. Diğer danışmanlık şirketleri gibi McKinsey’de bakanlığa kendi çalışma taslağını ve önerilerini sundu. Bakanlıkta katılımcı tüm danışmanlık şirketlerine teşekkür ederek, ofislerin kuruluşu ve işletilmesinde Türkiye’nin beşeri sermayesi ile yola devam edileceğini, şu aşamada hiçbir kuruluşun desteğine ihtiyaç duyulmadığını kendilerine bildirdi. Kamuoyunda çokça tartışılan McKinsey gerçeği bundan ibarettir. İşte kamuoyunda McKinsey üzerinden kızılca kıyamet kopartan malum çevrelerin, bilmediği veya görmezden geldiği gerçeklik budur.

KAMU MALİYESİ DÖNÜŞÜM VE DEĞİŞİM OFİSİ’NİN YEP’DEKİ ROLÜ

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş sonrasında 26 olan bakanlık sayısı 16’ya düşürüldü. Bu düzenlemedeki amaç, bürokratik sürecin hızlanması ve kamu hizmetlerinin verimliliğinin artırılmasıydı. Nitekim şu ana kadar ki uygulama sonuçlarına dayanarak, planlanan hız ve verimlilik hedeflerinin önemli nispette gerçekleştiğini söyleyebiliriz. 20 Eylül 2018 tarihinde kamuoyuna tanıtılan Yeni Ekonomi Programı (YEP)’nda, enflasyonla mücadele konusunda öne çıkan temel unsurun mali disiplindir. Bu sebeple Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” kurmak istemesindeki ana sebep, ekonomik hedefler doğrultusunda, söz konusu ofisin mevcut 16 bakanlığın faaliyetlerinin üç ayda bir kontrol ederek hükümete raporlar sunmasıdır. Hazırlanacak bu raporlar ile hükümet, bakanlıkların bütçe disiplinine uygun hareket edip etmeyeceğini detaylı biçimde görmüş olacaktır.

Türkiye’de bakanlıkların harcamalarının bütçe hedefleri ile uyum gösterip göstermediği, iç denetim yoluyla zaten hükümetler tarafından belirli periyodlarla yapılmaktadır. Bu iş için görevli DPT, Hazine, Sayıştay, Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası gibi kurumların bürokratları zaten bulunmaktadır. Burada hükümetin Maliye Bakanlığı bünyesinde böyle bir ofis kurmasındaki asıl niyet, dışarıdan bir gözle bakanlıkların faaliyetlerinin kamusal tasarrufları artırma noktasındaki performanslarını incelemesinin, verimlilik ve etkinlik noktasında önemli olacağının düşünülmesidir. Üstelik uluslararası yatırımcılar nezdinde de belirli bir güven sağlanmak istenilmiştir. Böylece yurt dışından daha fazla doğrudan ve dolaylı yabancı yatırım çekmenin mümkün olacağı varsayılmıştır. Üstelik kamu kesimi faaliyetlerinin, dışarıdan bir gözle de izlenmesi fikri, birdenbire acele ile alınmış bir karar olmayıp, uzun zamandır üzerinde durulan bir konudur.

Ancak geldiğimiz noktada yukarıda izah etmeye çalıştığımız gerçeklerin farkında olmayan veya bilinçli olarak Hazine ve Maliye Bakanlığı’nı yıpratmak isteyen kesimlerin yaptıkları negatif yorumlar sonucunda, McKinsey şirketi üzerinden yürütülen tartışmalar çok farklı boyutlara gitti. Hükümet, geçtiğimiz hafta sonu yeni bir durum değerlendirmesi yaptı ve Türkiye’nin milli menfaatleri doğrultusunda, bakanlık bünyesinde “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” nde istihdam edilecek olan personelin, alanında deneyimli yerli bürokratlardan oluşacağını duyurdu. Muhakkak ki bu kararın, Türkiye gibi dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinden birisi olan bir ülke için oldukça hayırlı olduğunu da söyleyebiliriz. Bu ifadeyi kullanmamızın nedeni, McKinsey şirketinin, oldukça karmaşık finansal bağlantıları ve şirketin kendisi ile yöneticilerinin geçmişte karıştığı skandallar zinciri sonrasında, danışmanlık yaptığı pek çok şirketin iflas etmesi ve ülke ekonomilerinin krizlere düşmesi ya da kriz sonrasında iktisadi problemlerden kurtulamamasıdır.

MCKİNSEY İLE İLGİLİ PEK FAZLA BİLİNMEYEN GERÇEKLER

McKinsey&Company şirketinin geçmişinde pek az kişinin bildiği birçok başarısızlık, danışmanlık yaptığı ülkelerden hizmet karşılığı olmadan çeşitli isimlerle haksız ücret alma ve faaliyette bulunduğu ülkelerin devlet tahvil ve bonolarının toplanması gibi dikkat çekici unsurlar bulunmaktadır. Bunları aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz:

1-) Dünya’nın En Büyük Enerji Şirketleri’nden Olan Enron Şirketi’nin Yükselişi ve Çöküşü’nde McKinsey’in Rolü:

İlk kurulduğu 1920’li yıllarda faaliyetlerine firmaların yönetim danışmanlığı olarak başlayan McKinsey şirketi, ABD ve SSCB arasında 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan ve “Soğuk Savaş (The Cold War)” olarak adlandırılan dönemde faaliyetlerine “kamu danışmanlığını” ekliyor. McKinsey, kendisine stratejik operasyon merkezi olarak da dünya finans merkezlerinden Londra’yı seçiyor. Devletlere verdiği ekonomik danışmanlık hizmetlerini de Londra ofisi üzerinden gerçekleştirmeye başlıyor. McKinsey’in bu tarihten itibaren sermaye yapısında büyük bir artış ve değişim oluyor. En büyük sermaye ortakları incelendiğinde de karşımıza, “Rothschild ailesi” nin sahibi bulunduğu kuruluşlar çıkıyor.

McKinsey’in adının karıştığı en büyük skandal, dünyanın en büyük enerji şirketlerinden birisi olan Enron’un 2000’li yıllarda iflas etmesidir. Enerji boru hatlarının inşası ve dağıtımı faaliyetlerinde bulunan ABD menşeili Enron firması, 1985 yılında “Haustan Natural Gas” ve “Internorth” adlı iki küçük doğalgaz dağıtım şirketinin birleşmesi ile kuruldu.

ABD’nin Teksas eyaletinde bir enerji dağıtıcısı iken, vadeli opsiyon enerji kontratı satışı fikrini bularak, ülkenin en büyük enerji ticareti şirketi haline gelmesinde, McKinsey’in etkisi tartışılmacak kadar açık olan ve bu işle ilgilenen herkesin bildiği bir konudur.

Enron’un başarısının mimarı olarak görülen Jeffrey Skilling, 1990 yılında McKinsey’den Enron’a transfer olduktan sonra da, McKinsey ile bağını hiçbir zaman kesmedi. Jeffrey Skilling’in Enron’a gelişi ile şirket kısa sürede dikkat çekici bir şekilde büyüyerek, küresel enerji nakil hatlarının ihalelerini almaya başladı ve 1990’lı yıllarda ABD ile Avrupa arasındaki enerji ticaretinin yaklaşık %20’sini kontrol eder hale geldi.

Hisse senetleri 1999 yılında yüzde 56, 2000 yılında da yüzde 87 yükselerek, Wall Street’in en değerli şirketi haline geldi. Burada dikkatimiz çeken temel nokta ise, Enron şirketinin söz konusu ihaleleri almasında en büyük finansal desteğin, “Rothschild” ve “Rockefeller” ailelerinin sahibi olduğu “Barclays Bank” ve “Chase Manhattan Bank” dan gelmesidir. Bu da aslında daha açık bir deyişle şu demek oluyor ki: Rothschild ve Rockefeller aileleri, 1990’lı yıllarda ABD ile Avrupa Birliği arasındaki enerji hattını ve ticaretini Enron ile McKinsey üzerinden kontrol eder hale gelmişlerdi.

Enron şirketi kısa vadede öylesine başarılı olmuştu ki, 2001 yılının Ağustos ayında Fortune dergisi, borsadaki hisselerine 70 Milyar dolarlık değer biçilmesi nedeniyle, Enron’a hisselerinin değeri son 10 yılda en çok artan 10 şirketten birisi olması sebebiyle ödül verdi. 2001 yılı başında Enron hisseleri 95 dolardan işlem görürken, 2002 yılının Ocak ayında Enron hisselerinin değeri birkaç cent’e düşmüştü. ABD’de Texaco şirketinin 1937 yılındaki iflası sonrasında yaşanan en büyük şirket iflaslarından birisi olan kabul edilen Enron’un iflası, ayrıca incelenmeye değer bir konudur. Enron, iflasını açıkladığı tarih olan 2 Aralık 2001’de, ABD’nin en büyük 7. Şirketi konumundaydı. Peki böylesine dev bir şirket nasıl iflas etti? Onu iflasa götüren sebepler neydi?

Enron şirketinin, muhasebe kayıtlarını değiştirerek borçları gizlediğinin ve altı boş varlıkları tabloda sağlam varlıklar gibi gösterdiğinin ortaya çıkmasının ardından, önce McKinsey’den transfer edilen baş danışman Jeffrey Skilling, 14 Ağustos 2001’de istifa etti ve arkasından Enron şirketi, 2 Aralık 2001 tarihinde faaliyetlerine son verdiğini duyurdu. Şirketin finansal denetimini yapan “Arthur Anderson” şirketi de, Federal Mahkemeler tarafından Enron’un denetimini kurallara uygun yapmadığı için suçlu bulunarak kapatılmasına karar verildi. Fakat McKinsey şirketi, bu süreçte bir rolü olduğunu hiç bir zaman kabul etmedi.

Aslında bunu şu şekilde tercüme edebiliriz: Enron’un bilanço açıkları ve mali yükleri çevrilemez hale gelmişti ve kullanışlı olma özelliği artık kaybolmuştu. Enron efsanesini oluşturanlar için Enron yük haline gelmeye başlamıştı ve bu efsaneyi sona erdirmenin zamanı gelmişti.

2-) MCKİNSEY CEO’SUNUN INSİDER TRADİNG YOLUYLA HAKSIZ KAZANÇ ELDE ETMESİ:

1994-2003 yılları arasında McKinsey CEO’su olan ve aynı zamanda ünlü yatırım bankası Goldman Sachs’ın yönetim kurulunda yer alan Rajat Gupta, 2008/2009 yıllarında yaşanan küresel finansal kriz sırasında, dünyanın en büyük yatırımcılarından olan Warren Buffet’ın, Goldman Sachs’a 5 milyar dolar yatırım yapmaya hazırlandığı bilgisini, bir hedge fon yöneticisi olan arkadaşı Raj Rajaratnam’la paylaşmıştır. Bunun üzerine Raj Rajaratnam, Rajat Gupta’dan aldığı bilgilerle Goldman Sachs hisselerini düşük fiyatlardan toplayarak, kendisi ve Rajat Gupta lehine 23 milyon dolarlık haksız kazanç elde etmiştir. Şirket içi gizli bilgilerle ticaret yapmak (Insider Trading), borsalarda manipülasyona neden olmak ve borsa yolsuzluğu için komplo kurmaktan suçlu bulunan Rajat Gupta, 2014 yılında 2 yıl, arkadaşı Raj Rajaratnam ise 11 yıl hapis cezası almıştır.

3-) MCKİNSEY’İN GÜNEY AFRİKA DEVLET ŞİRKETİ ESKOM’DAN HİZMET KARŞILIĞI OLMADAN ÜCRET ALMASI

Elmas madenleri ile ünlü olan Güney Afrika’da devlet başkanı Jacob Zuma’ya en büyük finansal desteği sağlayan, bunun karşılığında ülkede özel bir imtiyaz elde eden Rothschild Ailesi’ne ait Barclays Bank’ın yönetim danışmanlığını yapan McKinsey şirketinin, Güney Afrika’da toplam elektrik üretiminin yüzde 95’ini gerçekleştiren devlet şirketi Eskom’dan, karşılığında hiçbir hizmet sağlamadan 2016 yılında 70.5 milyon dolar aldığı ortaya çıktı. Bunun üzerine McKinsey şirketi, bu parayı faizi ile birlikte geri ödemeyi kabul etti, fakat bu süreçte rüşvet ya da yolsuzluğa karıştığı iddialarını reddetti.

4-) PORTO RİKO HÜKÜMETİ İÇİN BORÇ ÖDEME PLANI HAZIRLAYAN MCKİNSEY’İN DEVLET TAHVİL VE BONOLARINI SATIN ALMASI:

ABD’ye bağlı yarı özerk bir ada ülkesi olan Porto Riko, 2015 yılında kişi başına düşen borçlar açısından dünyada en yüksek borçlu ülke haline gelmiştir. Bunun üzerine iflas koruma programına başvuran ve Moratoryum ilan eden Porto Riko hükümeti, borçlarını geri ödeyemeyeceğini açıklamıştır.

Porto Riko’yu ekonomik krizden kurtarmak için ABD Kongresi, 2016 yılında Porto Riko hakkında yeniden yapılandırma yasası çıkardı. Söz konusu yasa ile görev alan denetim kurulu ile beraber çalışan McKinsey şirketi, Porto Riko hükümetine danışmanlık hizmeti vermeye başladı. Bu hizmetleri karşılığında 50 milyon dolarlık danışmanlık ücreti alan McKinsey şirketinin, en az 20 milyon dolarlık Porto Riko hazine bonosuna sahip olduğunun ortaya çıkması üzerine, McKinsey aleyhine ABD’de dava açıldı. McKinsey şirketi, iflas yönetimi uzmanları tarafından çıkar çatışması olarak nitelendirilen bu durumu, Federal mahkemelerdeki davalarda, danışmanlık ve yatırım bölümlerinin tamamen ayrı çalıştığını ve kanunlara aykırı hiçbir işlem yapılmadığını savunarak atlatmaya çalışmaktadır.

5-) DAVOS’TA DÜZENLENEN DÜNYA EKONOMİK FORUMU’NUN STRATEJİK ORTAĞI OLMASI:

McKinsey şirketinin pek fazla bilinmeyen yönlerinden birisi de, 2003 yılından bu yana her yıl Ocak ayında İsviçre’nin Davos şehrinde düzenlenen “Dünya Ekonomik Forumu” nun stratejik ortaklığını yapmasıdır. McKinsey, örtülü olarak Davos Zirvesi’ne katılacakların listesinin, konu başlıklarının ve konuşmacıların belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır.

Başlıca görevleri arasında ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile devletlere danışmanlık hizmeti vermek olan McKinsey&Company’nin, yukarıda özetlenmeye çalışılan faaliyetlerinin ve finansal bağlantılarının bilinmesi, Türkiye ekonomisine ilişkin küresel finansal merkezlerde son zamanlarda sıklıkla dile getirilen bazı gerçekleri de açığa çıkarmaktadır. Şöyle ki Türkiye’yi IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yapmaya zorlayarak, IMF kredilerine bağımlı hale getirmeye çalışan otoriteler, McKinsey üzerinden algı operasyonlarına devam ederek, kamuoyunu ters propaganda ile yönlendirmek istemektedirler. Aşağıda Türkiye’nin IMF ile olan ilişkilerinin kısa bir tarihçesine değinilerek, söz konusu mahfillerde alttan alta dile getirilmeye başlayan iddialara bir cevap verilmeye çalışılacaktır.

TÜRKİYE YENİNDE IMF’NİN ARKA BAHÇESİ Mİ YAPILMAK İSTENİYOR?

2018 yılının Ağustos ayında Türkiye ekonomisine yönelik olarak ABD merkezli olarak başlatılan finansal operasyonlar sonucunda, ekonominin kırılganlığı artırılmaya çalışılmış ve Türk Lirası’nın hızla değer kaybetmesine yönelik önemli spekülatif hareketler gözlenmiştir. Bu süreçte uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları (Standard and Poors, Moody’s ve Fitch), Türkiye’nin kredi notunu düşürmüştür. Böylece para ve sermaye piyasalarında panik havası oluşturularak, ülke ekonomisinden sermaye çıkışları hızlandırılmak istenmiştir. Küresel finans merkezlerinden birçok uzman yaptığı açıklamalar ile Türkiye’nin yeniden yabancı yatırımcı güvenini kazanabilmesi için IMF ile bir istikrar programı imzalamasının zorunlu olduğunu iddia etmişlerdir.

Halbuki Türkiye’de yaşayan ve ekonomik gelişmeleri az buçuk da olsa takip eden her vatandaş için IMF programları acı tecrübeler ile doludur. Şu ana kadar IMF programları ile ekonomik kalkınmasını tamamlayan ya da istikrarlı bir büyüme performansı yakalayan hiçbir az gelişmiş ya da gelişmekte olan bulunmamaktadır. IMF, üye ülkelere vermiş olduğu krediler için çok ağır şartlar koşan ve standart Ortodoks istikrar tedbirleri öneren uluslararası bir kredi kuruluşudur. Özellikle 1997 Asya Krizi’ni öngörememesi sebebiyle çok ciddi eleştirilen alan IMF, aradan geçen sürede birçok kez kurumsal reforma tabi tutulsa da, üye ülkelerin makro ekonomik problemlerine kökten (fundamental) çözümler üretmekten çok uzak bir görünüm sergilemektedir. IMF, geleneksel olarak ulusal ekonomilerde kısa vadede likidite sıkışıklarını giderici önlemler üzerinde durarak, cari açıkların finansmanını sağlamaya ve yeni borçlar almayı kolaylaştırmaya odaklanmaktadır.

IMF’NİN KURULUŞU VE TÜRKİYE İLE İLİŞKİLERİNİN TARİHÇESİ

IMF (International Monetary Fund-Uluslararası Para Fonu)’nin, 1944 yılının Temmuz ayında, ABD’nin New Hampshire Eyaleti’nde yapılan Bretton Woods toplantısında, uluslararası ödemeler sistemini düzenlemek amacıyla kurulması kararlaştırılmıştır. IMF’nin resmi olarak ortaya çıkışı ise, 1945 yılının Aralık ayında 29 kurucu üye ülkenin IMF Anlaşmasını imzalanmasıyla gerçekleşmiştir. IMF, 1 Mart 1947’de fiilen faaliyetlerine başlamıştır. Bugün itibariyle IMF’ye üye ülke sayısı 189’a ulaşmıştır.

Türkiye, IMF’ye 11 Mart 1947’de üye olmuştur. Bugüne kadar IMF’den yaklaşık olarak 50 milyar dolarlık kaynak kullanan Türkiye, IMF ile ilk stand-by anlaşmasını 1 Ocak 1961’de imzalamıştır. Toplamda IMF ile 19 stand-by anlaşması yapan Türkiye, Uruguay ve Filipinler ile birlikte IMF ile en çok anlaşma imzalayan üç ülkeden birisidir. Türkiye´nin, IMF ile gerçekleştirdiği stand-by anlaşmaları genelde, bitmesi gereken zamandan önce başarılamadan sona ermiştir.

1961-1970 yılları arasında Türkiye, her yıl IMF ile bir stand-by anlaşması yapmıştır. 1970’li yıllarda yaşanan Petrol Krizi nedeniyle, Türkiye’nin 1975 yılında 1.8 milyar dolar civarında olan dış ticaret açığı, 1977 yılında 3.4 milyar dolara çıkmış, dolayısıyla Türkiye’nin borç görünümü zayıflamış ve ülkeye kredi kapıları kapanmıştır. 1970’den, 1978’e kadar IMF’ye sekiz yıllık bir ara verilmiş ve bu süre içinde stand-by anlaşması yapılmamıştır. Ancak 1978 yılından 1980 yılına kadar IMF ile yeniden birer yıllık stand-by anlaşmaları imzalanmıştır.

Türkiye, 24 Ocak 1980 Kararları sonrasında serbest piyasa ekonomisine geçerek, 18 Haziran 1980 tarihinde ilk kez, IMF ile en uzun stand-by anlaşmasını gerçekleştirdi ve bu anlaşma 17 Haziran 1983’te sona erdi. 1983 yılında yeni bir stand-by düzenlemesine giden Türkiye’nin anlaşması bir yıl sürdü. Türkiye, 1984 ile 1994 yılları arasında IMF ile yeni bir stand-by anlaşmasına gitmedi. Fakat 1994 yılının Nisan ayında yaşanan finansal ve ekonomik kriz sonrasında, 8 Temmuz 1994 tarihinde IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzalanmak  durumunda kalındı. 26 Eylül 1995 tarihinde süresi biten bu anlaşma sonrasında, 1999 yılına kadar IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yapılmadı. Sonrasında 1999 yılında Türkiye, IMF ile üç yıllık bir süreyi kapsayan 17. Stand-by anlaşması imzalandı. IMF ile 18. Stand-by anlaşmasını, 2001 Krizi’nden çıkmak için 4 Şubat 2002’de imza eden Türkiye, 2005 yılının Ocak ayında 19. ve son Stand-by anlaşmasını yapmış oldu. Türkiye, IMF’ye olan borcunun son ana para borç taksidini ise, 2013 yılının Mayıs ayında ödeyerek IMF’ye olan tüm borcunu sıfırlamıştır.

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN YAKIN GELECEĞİNE İLİŞKİN BİR SWOT ANALİZİ

IMF’ye son borcumuzu ödediğimiz 2013 yılının üzerinden tam olarak 5 sene geçti ve bu süreçte Türkiye ekonomik olarak ulusal kaynakları ile kendi ayakları üzerinde durmayı başaran bir görüntü sergiledi. 2018 yılının Ağustos ayından itibaren Türk ekonomisine yönelik olarak başlatılan dış kaynaklı yoğun finansal spekülatif saldırılar sebebiyle, enflasyon, döviz kuru ve faiz oranlarında yaşanan artışlar ve oynaklıklar nedeniyle bozulan ekonomik tablo da, içinde bulunduğumuz Ekim ayı itibariyle kontrol altına alınmış ve para piyasalarında bir dengelenme süreci başlamış gözükmektedir.

Buna karşılık son iki aydır yaşanan negatif ekonomik gelişmeleri bahane eden bazı yurt içi ve yurt dışı çevrelerde, Türkiye ekonomisinin yeniden istikrara kavuşabilmesi için IMF ile yeniden stand-by anlaşması yapması gerektiği yüksek sesle dile getirilmeye başlamıştır. Türkiye’nin IMF ile yeniden bir istikrar programı imzalaması, 2008 yılının başında süresi dolan 19. Stand-by anlaşması sonrasında aradan geçen 10 yılda elde etmiş olduğu kazanımlarını kaybetmesi anlamına gelecektir. Burada yapılmak istenen geçmişte IMF’nin en büyük müşteri olan Türkiye’yi, yeniden IMF’nin arka bahçesi yapmaktır.

Eğer Türkiye, IMF’nin arka bahçesi olursa, Türkiye ekonomisinde IMF kredileri ile kısa süreli bir rahatlama karşılığında, ulusal kurumların denetiminin Nisan 1994 ve özellikle de Şubat 2001 krizleri sonrasında olduğu gibi Wall Street kuruluşlarının denetimine geçmesi hedeflenmektedir. Böylece Türkiye ekonomisi, yüksek faiz-düşük kur sarmalına alınmış olacak, dış ticaret açıkları yükseltilecek, büyüme oranları istikrarsızlaştırılacak, gelir dağılımı adaleti bozulacak, son 15 yılda çok yüksek karlar açıklayan finansal ve reel kuruluşları yok pahasına satın alınacak, borsalarda büyük ölçekli spekülatif ve manipülatif hareketlere yol açılacak ve bu sayede IMF kredilerine yeniden bağımlı hale getirilecektir. Dolayısıyla son zamanlarda tırmandırılan McKinsey tartışmalarına da bu gözle bakmak gerekmektedir.

Bunun bilincinde olan Türkiye’de Hazine ve Maliye Bakanlığı, 20 Eylül 2018 tarihinde hiçbir yabancı kuruluş ya da devletten borç almadan, tamamen milli kaynaklara dayalı olarak, 2019, 2020 ve 2021 yıllarını kapsayan üç yıllık bir dönemi kapsayan “Yeni Ekonomi Programı” nı açıklamıştır.

Yeni Ekonomi Programı’nın başarısı, yukarıda örneklerini sıraladığımız negatif senaryoların gerçekleşme şansını ortadan kaldıracağı için, enflasyon oranları kontrol altına alındıkça, Türk Lirası yeniden değerlenecek, hem faiz oranlarında hem de döviz kurlarında önemli geri çekilmeler yaşanacaktır. Dünya’nın en büyük 20 ekonomisinden birisi olan ve 24 Ocak 1980 Kararlarından bu tarafa serbest piyasa ekonomisi tecrübesine sahip olan Türkiye, mevcut ekonomik sorunlar ile serbest piyasa sistemi içerisinde mücadele edebilecek tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptir. Böylece Türkiye’yi yeni bir IMF programı imzalamaya zorlayan çevrelerinde umutları boşa çıkmış olacaktır.