Göz profesörü Şaban Şimşek, “Ak Parti’nin ‘Ölçü’ İle İmtihanı” isimli bir kitap yayımladı (Barış Kitap, 2013). Hoca şunu demek istiyor; AK Parti ölçüyü kaçırmasın. Ölçüyü kaçırmak Türkçemizde güzel bir deyim. Belirlenen sınırları aşmak anlamında.
Ölçü, önemli. Ölçüyü kaçırmanın daha ötesi “zıvanadan çıkmak” olarak biliniyor. Allah kimseyi bu duruma düşürmesin, bu tür insanlar iflah olmuyorlar. Partiler için de durum aynı. Ak Parti’nin bazı konularda ölçüyü kaçırdığını ben de kabul ediyorum. Kaçırma yaygınlaşırsa Parti’nin sonu gelir.
Şaban dost okuyan, düşünen, konuşan ve yazan bir insandır. Bu dört özellik az sayıda insanımızda var. Buna bir de dik duruşu, delikanlılığı da eklemek gerekir. Şaban’ın böyle artıları da vardır. Ancak, bu tür insanların başı dertten kurtulmaz ülkemizde. AKP zihniyetiyle uyuştuğu için itibarlı dönemleri yaşadı. Saydığım özellikteki birinin kendi zihniyetindeki insanlarla da çatışması olasıdır. Düşünen, hele de yazıyorsa başına mutlaka işe gelir. Yutkunsa, içine atsa hiçbir şey olmaz. Şaban için bunlar imkansız.
Dr. Şimşek yıllarca MEB’ında yükseköğretimden sorumlu Müsteşar Yardımcılığı yaptı. Üniversiteleri ve üniversite adamlarını iyi tanıdı. Gözcü olduğundan mı ne, üniversiteyi iyi gözledi. Sonunda “Kırmızı Çizgi YÖK” isimli bir koca kitap yazdı.
Bana biri delikanlı bir adam göster dese Şaban’ı gösteririm. Benim gibi Ege’li değil ama, efedir. Rize’den de efe çıkıyor olmalı. Darbeci paşa Şener Eruygur, kitaptan öğrendiğime göre, Şaban için “Tayyip’in Fedaisi” diyesiymiş. Benim bildiğim Şaban, kimsenin fedaisi olmaz, olsa olsa kendisinin fedaisi olur.
Bu kitap Şaban’ın değişik konulardaki yazılarını içeriyor. Her yazı bir değer. Asıl değeri yıllar sonra kazanacak. İnsanlar yaşarken değer-kıymet bilmiyor. Bizler anamızın babamızın değerini bile öldükten sonra anlarız ve “ah sağ olsalardı” deriz. Bu yazılar için de gün gelecek “iyi ki bir fani bunları yazmış” diyeceğiz.
Milletvekili seçimlerini anlatıyor. Biz diyor, milletvekilini değil, liderlerin belirlediği adamları seçiyoruz. Demokrasi bu mu gerçekten. Her gün demokratikleşme lafı eden parti liderleri bu konuda ağızlarını açmıyorlar. Adnan Menderes (1900-1961) bir tarihte “odunu bile milletvekili yaparım” demişti. Kızanlar olmuştu. Oysa ne kadar doğru. Dört lider (A) isimli odunlarını Ankara’dan liste başı yapsa milletvekili seçilir. Zaten böyleleri yok mu? 12 Eylül öncesinde partilere % 5 kontenjan tanınır, diğerleri önseçimle belirlenirdi. Yeri geldiğinde darbe düşmanlığı yapanlar, işlerine gelince darbecilerin aday belirleme sistemini görmezlikten geliyorlar. Hani darbeye ve darbecilerin yaptıklarına karşı idiniz. Kimi aymazlar Atatürk dönemindeki vekil belirlenişi yeriyorlar. O zaman M. Kemal ve birkaç arkadaşı aday belirliyordu, şimdi de dört kişi. Kaldı ki o zamanki rejimim adı demokrasi değildi.
Milletvekili andı ve aziz devletimizin pek çok yerdeki antları için ucube diyor. Bir milletvekili “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma” diye yemin ediyor. Bu milletvekili daha yemin ederken görüşlerini sınırlamıyor mu? Hani özgürlük, hani kürsü dokunulmazlığı. Atatürk’ü yürekten seven bir insan olarak böyle bir yemine gerek olmadığı görüşündeyim. Yeminlerin hepsinde böyle bir kalıp var.
Şaban, teravih ve vakit namazlarına ciple gidenleri de eleştiriyor. Bunlar için “zamane Müslümanları” diyor. Oysa ne demişler, “zaman sana uymuyorsa sen zamana uy”. Dindar kesim de zamana uyuyor. Doğru olan da bu bence. Ama, Müslümanlıkta gösteriş yok, hak yeme yok; bunlara dikkat etmek gerekir.
Kitabın bazı yerlerinde “müesses nizama karşı omurgalı duruş” sözü var. Bu sözü ben de severim. Övünmek gibi olmasın, benden söz ediyor sandım. Bu söz Şaban’a çok yakışıyor. Amma velakin, böyle duruş sergileyenlerin başına çoğu kez müesses nizamın duvarı çarpar. Öyle bir çarpar ki, ya faili belirsiz öteki dünya yolcusu olursun, ya da, başınızaa aklının ermediği bir taş düşer. Bizde “müesses nizam” böyle bir şeydir. Omurga insanda zaten eğridir. Benim tavsiyem omurga eğriliği kadar eğri durmaktır. Hele, “laik Cumhuriyet’in temellerine dinamit koyacak” dendi mi, yandınız demektir.
“Atatürk’ü Sevmek ya da Sevmemek!” başlıklı yazıyı neden yazdı anlayamadım. Ölmüş gitmiş bir büyük insan için, HC Amstrong’un yazdığı kitaptan çok geniş alıntılar yapmasını anlayamadım. Atatürk aleyhine gibi görünen (bence değil) alıntılar yapıyor. Sonra da siz değerlendirin demeye getiriyor. Açıkçası bu yazıyı beğenmedim. Artık, böyle bir güzel insanı küçültmek ayıp karşılanıyor ve prim yapmıyor. M. Kemal de insan. İnsan demek zaafı olan demektir. Her insanda olan zaaf elbet onda da vardır. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş, kurtuluşa inanılmaz dehasıyla öncülük etmiş, o günlerin ağır koşullarında dişini tırnağına katmış, risk almış bir insanı itibarsızlaştırmaya çalışmak yanlıştır. 1919-1925 koşulları bir daha yaşanmamalıdır. Demirci Efe’nin şu sözü, “Ben zulümle M. Kemal ilimle yönetti”, önemlidir. O yıllarda yaşamak ve yaşatmak için yeri geldiğinde zulüm gerekiyordu. M. Kemal onu yaptı; asıl olan demokrasi döneminde yapılanlar.
Üniversitedeki mobing (bezdiri) olaylarını anlatan yazısı harika. Özgürlüğün olmadığı, diktatörlüğün, yalakalığın kol gezdiği üniversitede mobing çok yaşanır. Vakıf üniversitelerindeki durumu çok güzel anlatıyor. Öylesine hoş ki! Bazı terimler üretmiş: Bu üniversitelerde rektörler, yardımcıları, dekanlar “ofisboy”, “kahya” ya da “komutan postası” dır, diyor. Öğretim üyeleri için ürettiği terim “maraba”. İlahi Şaban, sen fazla akıllı insansın, fazla şakacısın. Kendini koru.
“Ak Parti’nin Ölçü İle İmtihanı” okunacak kitap. Okur-yazar herkese salık veririm, Şaban’ı da kutluyorum.